Eksikliğinin kanıksanabilir olduğunu sandığımız her şey gibi, incecik köklerini varlığımızın her yanına yaymıştır babamız; orada dururken fark edemeyiz varlığını, kapattığı boşlukları hesap edemeyiz, belki de küçümseriz, bize neleri kazandırdığını göremeyiz. Kapattığı boşluklar küçük ve önemsiz gibi görünse de, çekildiğinde içimizde ne kadar dolaşık olduğunu bıraktığı derin ve uzun acıyla hissederiz. İlk bakışta denizin kıyıya bir katkısı olmadığını sanırız; denizin varlığı kıyıda biter, deniz kendi içinde derinleşir, varlığı kıyının ötesindedir. Deniz kıyıdan çekilecek olursa, eksilen sadece deniz olmaz, kıyı kendi lehine genişler ama yoksullaşır, sığlaşır, ıssızlaşır, yalnız kalır. Baba da dışımızda kalır gibidir bir dönem; hele de oğullar için varlığı deniz ile kıyı gibi rekabet halindedir. Baba çekilirse kıyılarından daha çok erkek, daha çok adam hisseder kendini oğullar. Fakat babası gittikten sonra fark eder babanın kıyılarından çekilmesinin kendi varlığını da dibe doğru çektiğini.
Dedim ya, gölgenin geçmesi gibi taşların üzerinden, sessiz ama içimizdeki kuytulara dokunarak, varlığımızın gamzelerini yoklayarak çekilir babamız kıyılarımızdan. Onun yokluğu, suskun bir çığlık, sözsüz bir acı gibidir dudağımızda büyüyen. Bir babanın kızının hayatından çekilişine tanık olduğumda, bir kez daha inandım baba ile gölgenin birlikte anılması gerektiğine:
“O gün sanki her günden bir gündü. Televizyonda aynı dizi güldüren, ben aynı çocuk yemeğe gelmekte direnen ama hep beklenen, bekleneceğini zanneden. Sanki biraz sonra çıkıp gideceğini bildim, bildim de inatla “gel”medim, sırf o “git”mesin diye… Kimsenin konuşmadığı o sözsüz haykırışta biraz isyan biraz öfke ama bendeki hüzünle karıştırarak yediğim kurufasulye dün gibi damağımda… Ve o sahne acıtan bir nakışla halen kör bir ilmek dimağımda… Ve ben nasıl olur da ‘gel seni son bir öpeyim’ derken bile anlayamadım gidip de dönmeyeceğini, dön(e)meyeceğini? Nasıl atlamadım boynuna, nasıl ‘git’me diyemedim? Yerinde akıtılmayınca ne hükmü var ki gözyaşlarının? Sonrasında umman olacağına, işte tam da o sırada birkaç damla… Bana niye ağlıyorsun diyorlar. Susuyorum, ne diyeyim? Kim inanır ki yirmiüç yaşında bir çocuğun gözyaşlarına? Babam: dün yitirdiğim, bugün özlediğim, yarın hiç bulamadan kaybedeceğim… Boyum uzadı oysa, akıllı laflar eder oldum… Serpildim… Gel gör ki ben hâlâ seni pencerede bekleyen o yetim…”
Pencerede babasını bekleyen o yetimin gözlerinde ve gönlünde gezen gölgeyi düşünün şimdi. Hem hiç yokmuş gibi sessiz, hem hep orada duruyor ve içeri doğru büyüyor gibi can yakıcı… Kendisine babasızlığın yakıştırıldığı yaştaki insanların içlerinde sakladıkları o gölgeyi hesap edin bir de… Üzerine vurduğu şeyi ayrıntılarından soyar gölge, sivriliklerini yok eder, görünmez kılar, fark edilmesini zorlaştırır. Gölge böylece hem kendisini hem de dokunduğu şeyi görünmez kılar. Gölgenin nazik varlığını anlamayacak kadar hoyratsanız, ışık tutmaya kalkarsınız üzerine, ortaya dökeyim, meydana çıkarayım derken yok edersiniz onu.
Gölgeyi görünür kılan ışıktır ama üzerine düşerek ya da yerine geçerek yapmaz bunu, yanında durur sadece. Babamızın varlığının gölgesini üzerimizde tutmak için, şimdi babalar olarak oğlumuzun/kızımızın varlığı üzerinde sınırlarını bilir bir ışık gibi dolaşmalıyız. Ne hepten çekilip karanlıkta bırakalım gölgemizi, ne hepten var olup aydınlığa boğalım. Yaşamıyor, yaşamıyor, yaşamıyormuş gibi yaşayalım!
