Gül gibi akıp giden hayatın sapında dik/enler saklı oysa… Gülün yanağına dikenler üzerinden erişmek gibi, dikenlere rağmen gülü el üstünde tutmak gibi bir çelişkiyi armağan etmiş bize Yaradan. Her takdiri gibi bunun da gizli/açık bir söyleyeceği olmalı..
Bazen unutarak, bazen uyutarak, bazen uzakta tutarak, bazen yok sayarak, bazen utanarak, bazen de utanamayarak o dikenli çelişkilerin ucunu köreltiyoruz, rehavetin koynuna salıyoruz kendimizi. Tenimize batanları, kalbimizi yakanları uzak ediyoruz kendimizden..
Anestezi hoş bir şeydir, ancak tehlikelidir de… Ağrıyı algılayamaz hale gelirsek, yakarız gövdemizi, kanatırız tenimizi. Sızının uzağına düşersek, canın nabzını alamaz hale geliriz. Varlığımızı fazla görürüz kendimize. Hani, diş tedavisi için damağımız uyuşturulduğunda, bir süre yanağımız bize fazla bir şeymiş gibi gelir ya…
Uyuşukluk gizli bir rahatsızlığı besler aslında. Ara sıra, rüyada mıyız diye çimdiklemez miyiz kendimizi? Ne kadar acırsa canımız, o kadar uyanık sayarız kendimizi, değil mi? Ne kadar k/anarsak, o kadar kalbindeyizdir yaşamanın… Acıyı algılayabilmek sahicilik testimizdir. Rehavet, yaşamanın o tuzlu kıyılarından çekilme korkusu taşıyor… Kendimize “çimdik” atma ihtiyacı hissedişimiz bu yüzden. Öyle ele avuca gelir bir çimdik değil bu… Ruhu irkilten, kalbi dağlayan bir çimdik…
Unutmanın seyri böyledir meselâ. Usulca olup biter unutuşlarımız. Görünüşte öyledir oysa. Unutulmayacak olanın unutulmaya terk edilmesi sancı salar kalbe. İlk başlarda iki taraf da sinirleri çekiliyormuşçasına dayanılmaz ağrılar çeker. Uzaklaşan kalplerin göğsüne eğeler sürülür. Unutulmaya terk edileni daha bir hatırlanır kılar ağrı. Hatırlanır kıldıkça ağrı artar, ağrı arttıkça da unutuşun testeresi parçalar kalbin duvarlarını. Çok sonraları, belki de az sonra, unutmanın seyri tamamlanır. Bir de bakarsın ki, unuttuğunu bile unutmuşsun. Unutan unuttuğuna aldırmaz olmuş. Unutulan da unutulduğunu hatırlamaz olmuş. Birbirlerini hiç tanımazmış gibi bakıştıklarında unutan ve unutulan utanırlar mı acaba? Bir zamanlar kendilerini acıtan o insanî rahatsızlığı elbirliği ile (doğrusu, “kalpbirliği ile” olmalı) sıradanlığın çöplüğüne atmış olmaları yeni baştan rahatsız etmez mi unutanı ve unutulanı?
Hayat öyle pürüzsüz akıp gider görünürken aldırmazlığımızın yatağında, dibinde akrepler besler, kınanası çamurlar biriktirir, utanılası kıvrımlara uzanır, acıdan taşlara vurur başını, kahroluş uçurumlarından dökülür. Ama sonunda yine kendi yalnızlığımızın kucağına serer sakladıklarını. Ölmeden önce ölünecek bir hesabın başına sürükler bizi. İzbe zamanların incecik kıymıklarını batırır günlerimizin sıradanlığına…
Bugünlük izin verin soruların canınızı yakmasına: Rahat bir nefes almak için açtığımız koridorlar hangi bahçelerin ağaçlarına rüzgarlar yığdı acaba? Ekip biçtiğimiz huzur tarlaları kaç tedirginlik ormanını kül etti? Kurduğumuz o gösterişli denge, kaç çırpınış serçesini ezdi avuçlarında? Biriktirdiğimiz o esrik sükûnet kaç insanî çığlığın ağzını kapattı kaba elleriyle? Kalbimizin üzerine habire attığımız o kalın şal, tenimizi bize hissettirecek hangi üşümeleri söndürdü altında? Yoksa, yoksa, düşebileceğini kendine unutturmuş, yanındaki uçuruma gözlerini de hayalini de kapatmış “ustalaşmış” ip cambazları mıyız?
Rahatsızlık ömrümüzün kör beyazında kara bir gözbebeğidir. Ak rahatlıklar ortasında kapkara bir rahatsızlık içimize yeniden bakar, yeniden batar.
Bir bakmışsın… İttiğin, attığın, unuttuğun, uyuttuğun acılar, bir acının dokunuşuyla, namlunun ucuna gelivermiş aniden… Anlarsın ki, tetiği çekmekten başka çaren kalmamış.
Çekilen her tetik en çok da çekenini tetikte bırakmaz mı? Önce rahatı vurmaz mı kalbinden tetikteki parmak? Çekilmese de tetik, çekilmez sancılar bırakmaz mı hem karşıda hem bu tarafta?
Şimdi parmak tetikte değil; tetik parmakta!
Parmağın kendisi tetik olmuş, bak!
Dokunduğun rahatlıklar kadar çimdik var hayatında.
Rahatsızlan azıcık!
Çimdikle rehavetini!
Haydi E….
