Category: Genel


 Sağlığımızı Senin rızan için yaşamak ve Sana daha verimli bir kul olabilmek için istiyoruz. Hasta olan, darda olan kardeşlerimize ferahlık ve şifa ver. Bizlere, sağlığımızın kıymetini bileceğimiz basiret ve feraseti ver. Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den şifa dileriz. Bizleri hidayetinle hidayetlendir Allah’ım.İstemesini bilemiyoruz Allah’ım. Ama Sen vermeyi seversin. Kulluk edemedik ya Rab. Ama sen
affetmeyi seversin. Şükrümüzü eda edemedik Mevlam. Ama sen nimetlendirmeyi seversin. Niyetimizi saf tutamadık Rabbim. Ama sen tevbeleri seversin. Amelimizi salih işleyemedik Allah’ım. Ama sen kabul etmeyi seversin. Dilimiz dönmüyor, yüreğimiz yetmiyor. Acizliğimizi anlatmaya. Arzuhalimizi söylemeye. Yaptıklarımizdan ve yapmadıklarımızdan dolayı ona yük yükleme. Bize yazdığın ağır imtihanlara onu vesile etme. Bizi ağır denemelerden geçirirken onu helak etme. Bir ömür boyu onu mahkum etme. Korkulanı verme. Zelil etme, aziz et dünya ve ahirette. Yaşadıklarından ibaret olsun ömrünün bütün zorlukları. Biz istemeyi gerçekten bilmiyoruz. Ama sen gönlümdekini biliyorsun. İstediğimizi hayra çevirmek Senin elinde. Gönlumüzdekini hayra çevirmek Senin elinde. Hayra çevir Allah’ım. Bir hayırlı şifa ver. Her hal içinde biz Senden razıyız Rabbim. Senden razı olma halinde sebat edebilmeyi diliyoruz Rabbim. Sen de bizi razı olduğun kullar arasına kat.

1213046127elif[1][1]Kara çalınmış günlerin ertesinde ellerinde güneşlerle gelen yar
Huzuru içirdiğin yüreğim şimdi hüznü içiyor ellerinden bilesin
Yüreğine kanatlanan yüreğin kanadı kırıldı kanıyor
Göğe uçurduğum umutlarım vuruldu bir bir
Hüzün ki yokluğuna katık ettiğim
Yine dolandı eteğime peşimi bırakmıyor
Adının her harfini gözyaşıma çizdim ve titrek bir yürekle yokluğuna ektim
Sen avazın çıktığı kadar susarken ben taze çığlıklar yeşerttim sana
Nefes nefes acıyı yonttum adınla
Yokluğuna buladım ellerimi

Yüzüme bölük pörçük diktiğim yamalı gülüşlerdeyim şimdi
Ah yar
Ah yoluna can diye diye benden geçtiğim
Ah suskuların şahı
Bir çözebilsem boynuma doladığın sessizliğin düğümünü
Bir yudum harf düşse hisseme alfabenden
Yalın ayak çıktığım yokuşlarında düşmeden bir yürüyebilsem
Öyle bir acı ki bu! nasıl anlatılır bilmem
Kırsan kırılmaz büksen bükülmez
Ateşler yakmaz sular söndürmez
Söylesene yar
Hasretini adımlasam kaç adımda biter?
Özlemin kaç nefestir saysam?
Bilemessin ki
Akla sığdıramazsın bu denklemi
Nasıl anlatayım ki daha hal-i pür-melâlimi
Sen yine sükutu giyin yar
Dilersen hiç konuşma
Ben kelamlarımı çürüttüm yolunda
Çarpsada bir tokat gibi yüzüme her harfi yoluna heceledim
Ve bilesin üstüne aşkı giydirdiğim
Söz verdim ben bu yüreğe
Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim

tow02xwaves-of-silence-ii-posters[1]

1. Arkamdan konuşmayacağından eminsem, konuşacaklarımın hepsini yüzüne konuşurum ve arkandan konuşacağım bir şey kalmaz.
2. Arkamdan konuşacağından eminsem, konuşacaklarımın hepsini yüzüne konuşamam ve arkandan konuşacağım bir şeyler kalır.
3. Arkandan konuşmayacağımdan eminsen, konuşacaklarının hepsini yüzüme konuşursun ve arkamdan konuşacağın bir şey kalmaz.
4. Arkandan konuşacağımdan eminsen, konuşacaklarının hepsini yüzüme konuşamazsın ve arkamdan konuşacağın bir şeyler kalır.
5. Seni arkandan konuşmayacağıma emin etmemişsem, yüzüme sadece yüzüme söylemeyi doğru bulduklarını söylersin, yüzüme doğruyu söyleyemezsin.
6. Beni arkamdan konuşmayacağına emin etmemişsen, yüzüne sadece yüzüne söylemeyi doğru bulduklarımı söylerim, yüzüne doğruyu söyleyemem.
7. Benim senin arkandan konuşmayacağıma emin değilsen, yüzüme söylediklerin aslında arkandan konuşmamı önlemek için seçerek söylediklerindir; asıl söyleyeceklerin değildir.
8. Senin benim arkamdan konuşmayacağına emin değilsem, yüzüne söylediklerim aslında arkamdan konuşmanı önlemek için seçerek söylediklerimdir; asıl söyleyeceklerim değildir.
9. Birbirimizi birbirimizin arkasından konuşmayacağımıza emin edemediğimiz sürece, yüz yüze konuştuklarımızın hepsi arkadan konuşacaklarımızdan ayıkladıklarımızdır. Söylediklerimiz asla asıl söyleyeceklerimiz olmaz.
10. Yüz yüze konuşurken asıl konuşacaklarımızı arkaya saklıyorsak ve her ikimiz de asıl konuşacaklarımızı arkaya sakladığımızdan eminsek, aslında yüz yüze konuşuyor değiliz demektir. Sözlerimizin hepsi "sözde" sözdür.
11. Asıl konuşacaklarımız için birbirimize arkamızı dönmeyi bekliyorsak, yüz yüze konuşmalarımızın hepsi yalandır. Yüz yüze bakışlarımız iki yüzlülüktür.
12. Sözün özü: Gıybet kaçağı olan her türlü iletişim delik balona üflemeye benzer. Boş yere nefes tüketiriz. Sonunda arkamızdan konuşulmayacağından emin olmadığımız her türlü yüz yüze konuşma, şişirir şişirmez bir iğne dokunuşuyla patlatılacak balona üflemeye benzer. Nefes tüketmeye değmez!

Benimkisi bir tür hastalık sayılabilir. Psikolog dostlarımın hemen müdahale etmek isteyecekleri bir maraz… Obsesyon (muydu?)
Kelimeleri küstürmekten korkuyorum ben. Dudağımın sıcağını hak ettiği halde hiç dudağıma değdirmediğim sesler için üzülüyorum. Bir dolmakalemin mürekkebine tutunup aşk kokulu bir sayfanın kucağına sessizce kuruluvermeyi umarken, akla gelmeyen, kalbe düşmeyen cümlelere acıyorum. Bir şiirin berceste mısrası olmaya adayken, şairinin uykusuyla boşluğa terk edilmiş, nisyan uçurumlarına itilmiş bir ifadenin hıçkıra hıçkıra ağladığını hayal ediyorum.
Bir lügatin soğuk sayfalarında unutulmuş, sıcacık odalardan kovulmuş, hayattan sürgün edilmiş kelimeler vardır meselâ: “Mühür gözlüm!” Haksızlığa uğramışları da vardır belki; en çok o hak ettiği halde dillere düşmeyi, eşanlamlı olduğunu iddia eden yoz bir sözcük işgal etmiştir ağızları. Bir olasılık daha var, öyle mi? Katledilmişler de vardır meselâ; karnı deşilmişler, ruhu çalınmışlar, uzatması yahut şapkası düşürülüp kötürüm kalmışlar. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, “kırkikindi”ler dokunmuyor artık yeryüzüne. Sokağa atılmışları da vardır; kesin. Dim dik dururken omurgası kırılmışlar, boynu bükülmüşler, yüzü kızartılmışlar. “Hassas mevzu bunlar!” Muhteşem bir bilgelik taşıdığı halde, yaşlı diye gözden düşmüşler, eski diye bir kenara bırakılmışlar da var aralarında. İhanete uğramış olanları da var, nihai tahlilde. Nahoş anlamlar için tüketilenler, kötü bir politikacının ağzında kirletilip de bir daha kendini aklayamayanları da çok gördüm “netekim”. Yoldan çıkarılmışları da vardır herhalde, namusuyla otururken cümlelerin ortasında, sokak ağzına itilmiş olmalılar.
O dertli lügat hangi çığlıklara sus işareti çekiyordur acaba? Nasıl da üşütmemek için sıkı sıkıya kapatıyordur sayfalarını! Şöyle bir nazar ediyorum da, içim parçalanıyor: Merdiven altlarına atılmış kırık dökük heceler. Tavan arasında unutulup kulaklara varmaz olmuş deyimler. Kulağa küpe olası güzellikte inciler iken, argo çöplüğüne atılmış sözler. Hep yanlış yerlere konulup baş aşağı sürüklenmiş kelimeler. Bir zamanlar aşkın sultanlarınca baş tacı edilmişken, şimdi dudak bükülen asil satırlar…

Eyvallah, eyvallah da… Yüreğimi en fazla burkanı söylemem gerek: Anlamı çok güzel ve derin olduğu halde, laf olsun diye geçiştirilen cümleler, nabza şerbet harcanan ifadeler. Yalakalığın ayakları altına paspas edilmiş hitaplar: “Saygımız sonsuz.” Hep dillerde sımsıcak dolaştığı halde bir türlü kalbe dokundurulmayan ifadeler: “Dükkân senin!” Asil bir hayranlığı seslendirmek için eğitildiği halde, orta yere tahkir diye sürülenler: “Acayip!” Sevdayı taşırmak için, aşkı taşımak için çırpındıkları halde, vardığı kulağın zarına çarpıp tuz buz olan içtenliksiz sözcükler. Haksızlığa uğruyorlar. Yıllarca güvey olmak üzere hazırlandıkları düğünden yüz geri ediliyorlar. Sevdikleri ellerinden alınıyor. Sokulgan çağrışımları insafsızca budanıyor. Şefkatle uzanan ses parmakları doğranıyor. Ömür boyu biriktirdikleri sermayeleri yağmalanıyor. “Ah!”
Dedim ya; benimkisi bir hastalık belki. Zannımca çaresi yok. Ki ben bu çaresizliği çarem bilirim. Bakın, buraya kadar geldim işte. Yukarıdan aşağıya tekrar okuyacağım yazdıklarımı. Hakkını verebilseydim bu yazının, pencere önünde bekleseydim kimi nazlı kelimelerin, onları da katardım bu denemeye… Yüzlerini yerden kaldırır, yeni vakitlerin başrolünü bahşederdim onlara.
Kim bilir hiç hak etmediği halde hangi kelimeyi tekrarladım. Klişe ifadelerin içine sokuşturup utandırdığım da olmuştur kelimeleri. Tembel zihnimin bir türlü evine kabul etmediği kalbi olan kelimeler yerine kalp kelimelere yüz verdiğim de vakidir. Tanışmış olsaydım şimdiye kadar, nazlarını çekseydim azıcık, şimdi benimle birlikte olurlardı, büyük ihtimal.
Bir gün ama bir gün hesap sormak için yakama yapışacaklar; bu muhakkak. En iyisi, zarif bir denemecinin öğrettiğince küstürdüğüm kelimelerin yerine üç nokta bırakmak. Evime kabul etmedim; bari kapıyı açık bırakayım.

 

Susu/yorum

Üzgünüm: Bu ülkede namazını işyerinde yasaklandığı için tuvalette, evinde ise ayıplandığı için banyoda kılmak zorunda kalan kardeşlerimiz var.

Şükrediyorum: Aşağılık bağnazlığın böylesi en aşağılık biçimlerinin din adına değil de, dine karşı uygulandığı bir ülkede yaşıyorum.

Seviniyorum: Ya tersi olsaydı… Zaten gönüllüce kılacağım namaza beni zorlasaydı o yobazlar? Seve seve örtünen genç kızlara başını kapatmalarını emretselerdi o “laiklik dini” zangoçları… İnsan onurunun biricik garantörü İslam da o zorbaların elinde bir “devrim” kırbacı olsaydı… Allah’ım sen muhafaza eyle… 

Utanıyorum: Bana yasak olmadığı/yasaklanamayacağı halde, ayıplanacak değil aksine alkışlanacağım halde namazıma nazlanarak giden benim gibileri de var. El bebek gül bebek nazlandığım namaza, nazlana nazlana, adeta ittire kaktıra gidiyorum ya… Ah!

Mutluyum: Böylesi kahramanlar bizim aramızda, bu zamanda, bu topraklarda yaşıyor. Elif gibi dik, diri, duru ve doğru olarak yürüyorlar aramızda… 

Umutluyum: Kulluğun hakkını veren her insan, tüm insanlık adına bir ümittir, bütün insanlığın gaflet kışından sıyrılıp meyveye durabileceğini ilan etmek üzere namaza durur. Bu isimsiz kahramanların içinde sessizce yaşadıkları o “kehf”, o mağara, zalimlerin hepsini gebertecek, zorbalıkların hepsinin üstesinden gelecek. Filizlenmeye durmuşsa tohum, taş da çatlayacak, toprak da yarılacak…

Susuyorum: (…)

Söz Yangını* Çıktı!

Sessiz ve sinsi bir yangını haber veriyorum size. Görünmez bir depremin enkazını resmediyorum. Nefeslerimizle harladığımız, hece hece alevlendirdiğimiz bir yangını körüklüyoruz ağzımızda. Dilimizin her kıpırtısında ürkütücü fay hatlarını tetikleyen zelzeleler büyütüyoruz odalarımızda. Sevaphanemizi yakıyoruz dilimizle. İyiliklerimizi yerle bir ediyoruz dudağımızla. Kendi duruluğumuzu bulandırdığımız, kardeşlerimizi küçük düşürdüğümüz, doğrularımızı eğrilttiğimiz, yüzümüzü de sözümüzü de ikileştirdiğimiz “fiskos bombaları” döşüyoruz ağzımıza, aramıza, yuvamıza, sokağımıza…
Bir insan inandığını söylediğinde, kendisini Allah’la ilişkilendirir. Bir insan “mü’min” olduğunu beyan ettiğinde, artık Allah’la yaşamaktadır. O’nu kendine Vekil edinmiştir. O’nu kendine Velî edinmiştir. Mü’min, Allah’ın kulu olarak tanımlamıştır kendini. Öyle yaşar, öyle bilir ve öyle bilinsin ister. Vekil’i Allah olan ise dokunulmazdır. Velî’si Allah olana dil uzatılmaz. Kendine “Allah’ın kulu” olarak markalayan, o kutlu markanın ardındadır, onun kalitesi üzerine laf edilmez.
“Allah’ın kulu”nun hataları olabilir elbette. Ama o kulun Allah’ı, hatasından dönmesi için sabreder, dönüşünü bekler. Bir başkası, Allah’a kul olanın hatasını görür görmez onu cezalandırmaya kalkamaz, sırlarını yağmalayamaz. O zaman kendini Allah’ın önüne koymuş olur. [Bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun ayıbını hemen yüzüne vurmaz, başkalarına ilan etmez. Bildiklerini hemen herkese her fırsatta söylemez. “Halîm” olarak bekler. “Tevvâb” olarak, dönmesi için mühlet verir. “Settâr” olarak kusurlarını gizler. Bir başkası araya girip, Allah’ın gizlediğini açığa vurma hakkına sahip değildir. Bir başka kul, acele edip “Allah’ın kulu”nun o kusurdan asla dönmeyeceğini varsayarak, Allah’ın kulunu o kusura indirgeyemez. Bir başkası, iyilikleri de olan, hatadan dönmesi de iyilik sayılan “Allah’ın kulu”nu hep kötülükten ibaretmiş gibi etiketleyemez. Bir başkası, Allah’ın hatasından dönmesi için beklediği, kusurlarını gizlemek için sustuğu kulunun hatırını hiçe sayıp, o kula ceza kesemez, konuşmaya kalkamaz. O zaman da kendini Allah’ın ve Resûl’ünün önüne koymuş olur [Yine bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun hatalarını affedeceğini beyan eder. Hem de severek affeder. Affettiği için sitem bile etmez kuluna. Affettiğini hatırlatmaz bile kuluna. Bağışladığına, bağışladığını bile unutturacak denli nezaket ve anlayış sahibidir O. Hem de O, kulunun kusurunu bilmesiyle yaşadığı mahcubiyeti, kusursuzlukla kapılabileceği gururdan daha sevimli bulur. Hem de O, kulunun pişmanlığıyla döktüğü gözyaşını günahsızlığı sebebiyle kendini beğenmesinden daha makbul bilir.
Allah’ın kusurunu af ve bağışı için vesile eylediği kulunu kimse, affedilmez ve iflah olmaz ilan edemez. Allah’ın hatasıyla da sevdiği, hatta (tövbesine vesile olduğu için) hatası için sevdiği kulunu hiç kimse sevimsiz bulamaz. Yoksa, kendini Allah’ın Resûl’ünün önüne koymuş olur. [Daha dikkatlice bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, mü’min kulunu dokunulmaz ilan etmiştir. [İnanmıyorsanız bir daha okuyun: Münafikûn’un 8. Ayetini: “İzzet, Allah’a, Resûl’üne ve mü’minlere aittir.”] Mü’min olmak şerefli olmak için yetiyor. Ek bir şart koymuyor Rabbimiz. Onurumuz Allah’a ve Resûl’üne göre yaşama çabasından besleniyor demek ki.. Allah’ın ve O’nun elçisinin garantörlüğü altındaymış mü’minin olarak dokunulmazlığımız. Allah’ın dokunulmaz kıldığına dokunan yanar! [Bir de Hucûrat 2’ye bakalım: “…yoksa yapıp ettikleriniz boşa gider, sevaplarınız yanar!]
Bir insanın, gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak, gıybetsizliğe davet ediyorum sizi. Gıybet Gönülsüzlüğüne… Etlerimiz gibi sözlerimiz de “İslamî usulle kesilmiş” olsun istemez miyiz? İçkinin olduğu kadar gıybetin de “damlasını ağzıma değdirmedim” diyebilmeyi istemez miyiz?

(*) Önceliğine binaen, bir kez daha “gıybetin y/aktığı dudaklardan k/özlü sözler” okuyacağınız kitabı hatırlatıyorum.

şehit doğuranlara…


vatan uğrunda bugün kan aktı / figân koptu
ömrün alnından öptü / hayattan bir cân koptu

dağılan tesbihime hüzün taşıRdı duân
adres şaşırdı kurşun / sanki bir devran koptu

keder midir hüsrân mı / nedir yüreğim yakan
gözümden hoyrat seller / kalbimde is yân koptu

nice yolun bekledim asılsız çıktı vuslat
kaderimdir âh etmem / mecalsiz dermân koptu

çaresizlik deminde sabreyledim günbegün
bekleyişle huzursuz takvimden hicrân koptu

susuz topraklar gibi kurudu soldu yüzüm
baharı müjdelerken yeşeren fidan koptu

nasıl bir tefrikâdır merhametten vefâ yok
taş kesilen bir yüzle çatlayan vicdân koptu

gözlerini son bir kez görebilseydim oğul
kanayan fotoğrafta zamân ve mekân koptu

Mevlâmın her kuluna nasip olmaz şahadet
dilimden ‘innâ lillâh’ / bağrımda tufân koptu

En başında, musalla taşında buluyorsun kendini. Gözyaşları arasında açmak üzeresin dünyaya gözlerini. Ağlayan sen değilsin. Bu defa, sevenlerin ağlıyor, sen gülüyorsun. Tersinden doğuyorsun dünyaya. “Doğum günü”nde, sevenlerinin hüzünlerine tanık oluyorsun. Cenazendekilerin gözlerinde okuyorsun ne kadar gözde olduğunu. Hıçkırıklarla ölçüyorsun eşinin ve çocuklarının kalbindeki yerini. Duyar duymaz cenazene koşacak kadar samimi, tabutunun altına girecek denli vefalı dostlarının omuzlarında evine dönüyorsun. Hayatının ilk gününde, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu iliklerine kadar hissetmiş olarak dönüyorsun eve. Herkesin canı gönülden hakkını helal ettiği gün, ilk nefesini almaya başlıyorsun. Göğsünde kalbin bir iki tekliyor. Çok geçmeden ilk nefesini alıyorsun. Üzerindeki beyaz kefeni usulca çıkarıyorlar. İlk elbiselerini giyiyorsun. Yürümeye başlıyorsun. Muhtemelen emeklisin. Etrafında dostların, çocukların, hatta torunların beliriyor. Hatıralarınla birlikte doğmuş olduğunu fark ediyorsun. Anlatacağın o kadar çok şey var ki… Susuyorsun. Tatlı hatıraların gün geçtikçe gerçek olacağını bilerek daha bir tatlı yaşıyorsun. Ne mutlu ki, her günü nostalji tadıyla yaşayacaksın. “Ölümü tatmış bir nefis”le doğduğun için uçarılıklardan, şımarıklıklardan vazgeçiyorsun. Namazı kılınmış biri olarak dünyaya geldiğini bilerek, namazlarını giderek tazelenen bir heyecanla kılıyorsun. Topraktan henüz yeni geldiğini bilerek mütevazı yaşıyorsun. Büyüklenme yok. Nasıl büyüklenesin ki, gün geçtikçe seni tanıyanlar azalıyor, itibarın eksiliyor.

Gün geçtikçe gençleşiyorsun. Doktorlarla randevuların giderek seyreliyor. Sağlık tavsiyelerine ihtiyacın kalmıyor. Damarların her gün daha bir genişliyor. Kalbin gittikçe zindeleşiyor. Kasların güç kuvvet kazanıyor. Kilolarını hızla atıyorsun.

Göz açıp kapayıncaya kadar emekliliğin bitiyor. Seni işe alıyorlar. İlk gün işinin en kıdemli noktasında buluyorsun kendini. Etrafında daha genç çalışanlar beliriyor. Tecrüben zirvede. Şevkle çalışmaya başlıyorsun. Çalıştıkça garip biçimde deneyimlerin azalıyor. Gençleşme pahasına, sahip olduğun makamları bir bir boşaltıyorsun. Servetin giderek azalıyor. Maaşın her ay biraz daha kırpılıyor. Onca taksitle aldığın evi elden çıkarıyorsun. Çok geçmeden arabanı da geri alıyorlar. Kefenden çıkmış bir adam olarak hiç aldırış etmiyorsun eksilenlere, azalanlara, terk edenlere, uzaklaşanlara.

Evde de işler iyi gidiyor gibi. Giderek taze bir heyecanla seviyorsun eşini. Her yıl yeni bir şey kaybediyorsunuz ama daha da mutlu oluyorsunuz. Evden arabadan oluyorsunuz; birbirinizin huyuna suyuna yavaş yavaş yabancılaşıyorsunuz ama daha bir sıkı sarılıyorsunuz birbirinize. İşler seyreldikçe, daha çok zaman ayırıyorsun eve. Bir de evlenip uzaklara gitmiş çocukların bir bir eve döndükçe keyfin nasıl da gıcır gıcır oluyor. Arada bir torunlarınız ortadan kayboluyor ama onların yokluğu hiç dokunmuyor sana ve eşine. Sanki hiç yokmuş gibi, hiç olmamış gibi onlarsız da yaşamaya devam ediyorsunuz.

En sonunda, bir sözlü mülakat sonrası, hiç kimsenin tanımadığı, yeni mezun bir delikanlı ya da genç kız olarak, elinde kısacık özgeçmişinle, kariyerini sıfırlamış olarak kapının önüne bırakılıyorsun. Moralin hiç bozulmuyor. Az sonra diplomanı da elinden alıyorlar. Okula gidip gelmeye başlıyorsun. Okuldaki ilk günün diploma töreniyle başlıyor. Bir kenara koyduğun kitapları taze bir heyecanla eline alıyorsun. Okudukça cahilleşiyorsun. Giderek, bildiğin yabancı dilleri konuşamaz hale geliyorsun.

Kan ter içinde girdiğin ÖSS sınavından sonra liseye başlıyorsun. Sevdiğin kız ya da oğlan yok ortalıkta. Buna da takılmıyorsun. Yuvanın yerinde yeller esiyor olsa da ne gam. Senin başında kavak yelleri giderek şiddetleniyor.

Ne zamandır görmediğin babacığın yanı başında bitiyor. Sana harçlık vermeye başlıyor. Elinden tutuyor sonra annen, ilkokula götürüyor. Giderek etrafındaki yazıları okuyamaz hale geliyorsun. Alfabeye yabancılaşırken, lunaparklar, sokak oyunları, çizgi filmler daha çok dikkatini çekmeye başlıyor. Onca serveti kaybetmiş biri olarak, kumdan kaleler yapmaya başlıyorsun. Kumdan kalelerini büyüklerin oyun ve oynaş yeri olan dünya hayatında kazandıklarından daha değerli ve kalıcı görüyorsun. Daha az şeyle mutlu oluyorsun. Daha küçük kazançlarla seviniyorsun. Umurunda değil dünya. Çocuk saçlarını rüzgârda savurdukça, dilindeki kelimeler azaldıkça, kaygıların azalıyor, gözlerindeki hayret artıyor. Yalan konuşmayı unutuyorsun birden. Gıybet edemez oluveriyor dilin. Elin harama uzanamıyor hiç. Dudağına günah değmiyor. Yırtıp attığın masumiyetini yeniden giyiniyorsun. Eskitip yıprattığın doğruluğunu, duruluğunu yeniden kazanıyorsun. Affedilmiş, hiç günah işlememiş bir kul oluveriyorsun birden. Aklın ermiyor günaha. Ellerin gitmiyor isyana.

Ve birden, hiç kimsenin seni özlemediği, yolunu gözlemediği, eksikliğini çekmediği bir boşlukta buluyorsun kendini. Annenin babanın yüzüne bakıyorsun boş yere. Hatırlamıyorlar bile seni. Hiç olmamışsın gibi sensiz de yaşamaya devam ediyorlar. Adın yazılı değil bir defterde. İsmin okunmuyor hiçbir yerde.

Sadece bir ses duyuyorsun kulağa kesilmiş ruhunun dört bir yanından: “Hatırla ki şimdi hatırlanmaya değer bir şey değilsin.” Dünyada iken unuttuğun ilk sözünü bütün ruhunla söylerken buluyorsun kendini: “Belâ…” “Elbette ki…” Verdiğin cevabın sorusunu ise daha sonra duyuyorsun: “Ben senin Rabbin değil miyim?”

Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.
Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.
Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”
Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?
İyi ki öyle… Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.
Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.
“Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.
Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..
O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”
Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.

!?.

Şiiri mi Çok Seviyorsun
Yoksa Şiir Sözlerin mi?

Gözler Sözlere Mânâ mı Taşır
Yoksa Mânâ Gözlerin mi?

Rüzgar Esince mi Dalgalanır Yapraklar
Yoksa Rüzgarı mı Dalgalandırır Saçların.