Category: Genel


Delikanlı öyle olunmaz!

Delikanlı adamın gözleri ışıl ışıldır. Sınırların ve çizgilerin bir güzelliği tanımlamak için var olduğunu bilir. Çerçevelerin ve farklılıkların ayırmaya, dışlamaya, bölmeye, itmeye değil, yeniden tanımaya yaradığını öğrenmiştir. Öyle gözünü kat kat katarakt bağlamış gibi kendisine yakın olanları gözlerine kilitleyip, kendisi gibi olmayanları kirli, puslu, neşesiz bir grinin biçimsizliğinde eritmek yazmaz delikanlılığın kitabında. Trabzonlu delikanlı ne kadar can parçası ise, Diyarbakırlısı da o kadar ana kuzusudur anasının gözünde. Yirmi küsür yıl kadar önce, yeni doğduklarında, beşik kertmesiyle “düşman” yazılmadılar birbirlerine.

Delikanlı adamın yüreği pırıl pırıldır. Sevmenin, sevilmenin, aşık olmanın, sevgilinin gözlerinin içine bakmanın taraf tutmadığını bal gibi bilir. Aşk padişah fermanını tanımadığı gibi; cumhuriyetin “misak-ı millî” sınırlarını da hesaba katmaz. Kalp, siyasî haritalara göre açmaz kanatlarını. Politikacıların kalplerini masa altına saklayarak çizdikleri “masa üstü” çizgileri ciddiye almaz. Karşı köyden “sarı gelin” de olsa sevdiği, bizim köyün Mihriban’ının sarı saçlarına dolandığı gibi dolanır gönlü. Acıları, ayrılıkları, kayboluşları, ölümleri, yıkılışları adamına göre kategorize etmeler delikanlılığa sığmaz.

Delikanlı adam bileğinin hakkıyla elde eder asaletini. Öyle doğuştan ayrıcalıklara fit olmaz; şikeli başarılarla övünmez; hakkını vermediği etiketi yakasına takıp hava atmaz. Asaletin damarlarında dolaşan kanın biyokimyasına değil, Rabbine hakkıyla kul oluşuna bağlı olduğunu pekâlâ bilir. Hep hatırındadır ırkını kendisinin seçmediği. Kendisini ırkından, köyünden, babasından, dedesinden dolayı övenlere gülüp geçer. Eliyle emeğiyle tek bir taş koymadığı duvarlar üzerine basarak yükselmeyi kendine yakıştırmaz. Olsa olsa, asil dedelerinin torunu olmaya çabalar, güzel işlerle anılan milletine yakışır şeyler yapmaya özen gösterir. İlkokul yıllarından beri belletilen “etrafı düşmanlarla çevrili ülkedeyiz” telkinlerine kanıp, sınırların ötesine adım atmaya korkmak delikanlının işi değildir.

Delikanlı adam delikanlılığın Rabbine kul olmaktan geçtiğini bilir. Peygamberleri “en delikanlı” adamlar bilir. Babasına baş kaldıracaksa, “genç” İbrahim[as] gibi isyan eder. Yapıp ettiklerini sorgulamadan kuşaktan kuşağa aktaran kokuşmuş törenin kanlı ve kirli ipine bağlamaz aklını. Dimdik durur İbrahim[as] gibi. Erkekliğini ispatlayacaksa, yakışıklı Yusuf[as] gibi durur şehvetle süslenmiş billboardlar karşısında. Erkek olmanın önüne gelen yılışık çağrılara, gözünü boyayan sığ aşufteliklere, tenden ötesini vaad etmeyen, hatta teni bile vaad etmeyen sırnaşık teklifsizliklere kapılanmak olmadığının farkındadır. İntikam almak gerekirse kendine çektirenlerden, Mekke’yi fetheden Muhammed Aleyhisselatüvesselâm’ın yaptığını yapar. Düşmanlık edenlere, onların kendisine yaptığının aynısını yapmaz; kötülüğün yerine yeni bir kötülük daha eklemez. Kötülüğün yerine iyiliği koyar; onların yaptığının tam tersini yapar. İntikamını böylece alır.

Delikanlı adam eline silah almadan önce kitap alır, Kitab’ı alır. Dedelerinin, bugünkü küresel güçlerin yerinde yeller eserken, korktukları için değil, şirin gözükmek için de değil, laik oldukları için hiç değil; kopkoyu müslüman oldukları için, bütün İbrahimî dinlerin hatırası olan Kudüs’ün kapısına “Lâ ilâhe illâllah”dan sonra “İbrahim halîlullah” levhasını yazdırdıklarını okur. Delikanlı adam, duruşunu, bir ihtilal nefretiyle yeryüzüne kusulmuş, kaba ve softa “ulusalcılık” üzerinden değil, dini sığlaştırıp taraftarlığa dönüştüren, gerçeği siyasallaştırıp ‘öteki’ne çevrili mızrak gibi karikatürleştiren, oryantalist icadı “İslamcılık” üzerinden de değil; kendi kalbini kendisini bildiğinden çok bilen Rabbine adam gibi teslim olmanın inceliği üzerinden belirler. Heva ve hevesini alt etmeyi büyük cihat diye öğreten, öfke ve nefretini yeneni en delikanlı pehlivan ilan eden incelikler Peygamberinin[asm] gül nefesiyle inceltir kendini. Bilir ki, müslüman incedir, incelir, incitmez, incinmez.

Delikanlı adam, sevdiğini serseri kurşunlara kurban etmeyi hak etmemiş bir kadının acıyla fısıldadığı “bir bebekten katil yaratan karanlık”a, bugünlerde, yeni bebeklerin doğduğunu görüp “nur”a kandil olmak için yanıp tutuşur.

Aşk “Can” Verdi!…

Aşk öyle bir gelişle geldi ki başıma. Onun azametine dayanamadı aklım,
Ah aklım!
Her şeye idare edebilen gücün nasıl da yok oldu. Hani bir yerde iki olmaz ya, aşk da öyle yaptı, kapladı her bir yanı akıl zerre kalmadı.
Akıl bütün mantığına rağmen, meğer tadını kaçırırmış hayatın.
Ama aşk öyle bir hale getirdi ki acısı mı lezzetinden büyük, lezzeti mi acısından anlayamadım.
Lezzeti de ölçülmez acısı da.
O ne lezzet ki tadını bir an hissetmek, aşkı bir an temaşa etmek, o kadar sıkıntıyı o sancıyı elinin tersiyle ittiriyor insana.

Aşka düştüğü an doğuyor insan, aşka düştüğümde doğdum bende, ondan öncesini bilmiyorum, o can’dı bu ten kafesinde, o can’dı ve can verdi ten kafesime, renkler değişti dünyamda, mana maddeyle buluştu, bakışlarım da değişti, tenimin rengi de. Zerre bir umut bile neler yapmıştı bana, bir gün sevgiliye kavuşmak umudu bal gibi tatlandırmıştı hayatımı. Bakışlar onun için, gülüşler onun için,velhasıl her hareket ve her şey onun için, neredeyse aynaya bakınca bile onu gördüm.
“Ballar balını buldum” dedim.
Arının balına bakarken zehirini hiç farketmedim, ve bu zehri hiç bilmeyerek O’nu sevdim. Benim için hayır mıdır şer midir bunu hiç düşünmedim.
Bal çalınmıştı ağzıma, susadım su içtim; bal yedim, susadım su içtim hep daha fazlasını istedim, içten gelen sevgimle defalarca “can” dedim O’na…
İsmini kimse benim kadar güzel söyleyemedi.
    İsmimi kimse onun kadar güzel söyleyemezdi.
    Anladım ne din, ne de yasalar yasaklayamazdı aşkı; yürekler Allah’a aitti çünkü.
    Ya Büyük Sahra’da güneşin altındaydım ya da Sibirya’da karın altında…
    Derlerdi ki iştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa, derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, adı anıldığında ne dediğini bilmezleştiriyorsa insanı işte O’dur Aşk.
    Sevgi iki heceydi, Aşk tek hece.
    Ben TEK’e düşmüştüm.
    Olan oldu bana, bana ne yaptığını ihtimal ki hiç anlamadı. Anlamadığı için suçsuzdu. Ama anlamadığı için yine de o suçluydu.
    Belki aşk hiç suçlamamanın adıydı. Bunu da ben başaramadım.
    Aklın istilasına uğradım zaman zaman. Aşk’ı kalbimle değil aklımla onaylamaya çalıştım.
    Oysa aşkın kaldıramadığı tek yük akıldı, şüpheydi. Bunun önünü almamın imkanı yoktu. Bir aşk tarafım vardı bir de akıl, ikisi arasında kalmıştım.
    Meğer Aşk indiği kalbi ya ihya ediyordu ya da yok…
    Bütün yaşadıklarımı yok etmek için bütün yazdıklarımı yaktım yok ettim, eğer şu kalbim kalmasaydı geride bu Aşk hiç yaşanmamış olacaktı, O’nu yok edemedim.
    Geçmişimin ve geleceğimin teminatı diye düşündüğüm aşk bir yalana dönüşmüştü.
    Yalan düşmüştü Aşkımın orta yerine, yalandan ve ihanetten başka, ne düşseydi bu Aşka yemin ederim kaldırabilirdim.
    “Ölmezler ki kurtulsunlar, yaşayacaklar ki yansınlar” Yenilendim yandım.
    Ölüm diyordum Rabbim. Şimdi. Ne olursun!
    Ölüm de uzaktı uyku kadar…
    Rabbim dedim, kalbimin asıl sahibi sen değil misin?
    O’nu ona ait olmayan o yerden alabilirsin; ama onu senden çok sevmemiştim ki.
    Ve gece yarılarında yardım et dedim. Sessiz çığlıkla haykıra haykıra. Al bu Aşk’ı kalbimden diye yalvardım. Kur’anın kalbi Yasin gibi temizle kalbimi.
    O’ndan nefret edebilmek için dua ettim.
    Oysa “Rabbin girmediği tek kalp  nefret dolu bir kalptir” buyrulmuştu. Hep hata ettim.
    Onunla aramızda ki davayı hesabın büyük gününe bıraktım.
 
    Ben garip aşık-ı şeyda iken
    Terk-i can etmen vefa mı bana
    Bi-vefa bi-vefa bi vefa
 
    Can’ımı kaybetmiştim, kaybedecek hiçbir şeyi olmayandım… acıyan yerlerimin daha az acıyacağı ümidini de kaybettim.
    Sessizce yenilgiye evet dedim.
    Beslenmeyen herşey ölüme mahkumdu.
    Aşkın da imanın da ateşi eğer beslenmezse sönüyordu.
    Can’ım gurbete gitmişti, aslında O sadece gitmişti, gurbeti ben yaşıyordum.
    Beslenemiyordu Aşk.
    Gurbete giden Can değil belki de Aşk’tı, dönmeyi becerememişti bir türlü.
    Haber kuşum hislerimdi, bütün gücüyle ayakta duran ve yıkılmayan… aldığım habere göre Aşk’ın Can’ı gidiyordu.
    Ne yazık ki ancak ebedi olduğu zaman adına Aşk denilen o duygu belki Aşk bile değildi.
    Mürebbimin dediğine göre sevmek için göze ve söze gerek yoktu, insan görmeden de konuşmadan da sevebilirdi.
    Bu yolun yalan olduğunu bilseydim çıkar mıydım.
    Yıllar geçti…  Aşk ter u taze ama Can yok.
    Aşk can verdi. 

 
    N.Ç.

Babalar Güzeline Mersiye!…

07.05.2003  04:30
Gittin; dünya bir kafes, devâ mahpus, söz ketum
Gittin; çekildi suyu can nehrinin; kaldı kum
Doruklarda bahardın, derinde servi boylu
Muhabbet savaşçısı, yiğit, cihangir soylu
Göklere yönelirdin gece gündüz, susardın
Zamanı ilmek ilmek çözüp hicranı sardın
Bu gün hüznün hayale kuyu kazdığı gündür
Bu gün kederden sabrın bile bezdiği gündür
Yetim kalmış çiçekler sana meftun bakardı
Yuvanda gül kurusu bakışların kokardı
Tenhada çoğaltırdın gözlerini kimsesiz
Gözlerin başkaları için ağlardı sessiz
Bereket dağıtırdın çocuklarının kalbine
Sonbaharına erip döndürüldün Rabbine
Bu gün ötenin bir dost eli sezdiği gündür
Bu gün samanyolunda aşkın gezdiği gündür
Kör bakmayı bilmezdin; özde ruhun yanardı
Rüzgâr, yağmur ve güneş seni meczup sanardı
Şimdi yansın kapılar, pencereler kırılsın
Vadiyi sel götürsün, dağ ikiye yarılsın
Öncü bir kıyametten geçtiğin ândı ölüm
Sen rüyadan uyandın; senden uyandı ölüm
Bu gün kalemin “eyvah” diye yazdığı gündür
Bu gün kardelenlere kanın sızdığı gündür
Ân gelir, seni nâçâr kılan dert nîran olur
Alıcı kuşlar gibi vurulup vîran olur
Yedi iklimden sorar düşlerini yârenler
Buhurdanlıkta taşır hâtıranı erenler
Kırlangıç yuva yapsın şimdi lâlezarına
Erguvan tohumları ekildi mezarına
Bu gün kovulmuşların katran süzdüğü gündür
Bu gün toprağın alevleri üzdüğü gündür
E.Ç.
 
Not: 5 ay sonrası için.

Benim Şiirim!…

Bakmayın çevremi kuşatanlara
Hüznün,yalnızlığın şairiyim ben
Issız ovaların nehiriyim ben
İçimde işliyor derin bir yara
Aşkın öldürmeyen zehiriyim ben
Bakmayın çevremi kuşatanlara
Hüznün,yalnızlığın şairiyim ben

Kapattım kalbimin son kapısını
Dokunun;boşlukta bir taş gibiyim
Hafızası ölü nakkaş gibiyim
Çekiyorum mutsuzluğun yasını
Ayaklara mahkum bir baş gibiyim
Kapattım kalbimin son kapısını
Dokunun;boşlukta bir taş gibiyim

Ölümü yaşadım ölmeden önce
Bana sonsuzluğu beklemek düştü
Mazide benim de yüzüm gülmüştü
Uyandım,mutsuzluk geri dönünce
Ölümü yaşadım ölmeden önce
Bana sonsuzluğu beklemek düştü

Gelsene,nerdesin,ey sessiz ölüm
Adını yazsana dudaklarıma
Zaman kan süzüyor kulaklarıma
Hıçkırığa mahkum biçare gönlüm
Haydi takılıver ayaklarıma
Gelsene,nerdesin,ey sessiz ölüm
Adını yazsana dudaklarıma

Bulsam Kafdağı’nın eteklerini
Başımı çevirip gitsem mi bilmem
Ben ki yaranamam,şakaya gelmem
Kuruttum bengisu peteklerini
Karanlık dolu bir dünyada gülmem
Bulsam Kafdağı’nın eteklerini
Başımı çevirip gitsem mi bilmem

Umutlar sultanı anlayamadı
Sizler beni asla anlamazsınız
Biraz sevdasınız,biraz nazsınız
Kimse benim gibi ağlayamadı
Belki gülersiniz,inanmazsınız
Umutlar sultanı anlayamadı
Sizler beni asla anlamazsınız

Pişmanlık Ne (E)Der?

İsteyerek işlediğin hata/lar yüzünden üstüne istemeden giydiğin bir elbise gibi değil midir pişmanlık? Yaptığın, yaptığını bildiğin, yaptığını unutmayacağın hataların elinde dikilir bu elbise… Bağışlanmış olduğunu bilmen bile pişmanlık gömleğinin düğmelerini çözmeye yetmez.

Aslında üstüne değil, içine giyersin bu elbiseyi… O kadar içeriden giyinirsin ki, sen onu değil de o seni giyinmiş gibidir. Astarı dışarı bakar; kumaşın görünen yüzü içine doğrudur. Başkalarına sevimsiz astarını gösterir; dikişlerinin sarkmış uçlarını sergiler, hatalı ve günahkâr olduğunu dillendirir. Sana gösterdiği yüzü ise daha sevimlidir; içindeki o kırgınlıkla seni yeni hatalardan alıkoyan, günahın sancısını hissedilir kılan aldatmaz bir nasihatçıdır. Sık sık kulağına eğilir, konuşur seninle. Kendini unuttuğun zamanlarda, usulca kenara çeker seni, yeniden yola koyar.

Yaptığın, yaptığını bildiğin ve yaptığını unutmadığın hata ile bir çeşit sözleşme imzalamış gibisindir. O hata geçip gitmiş olsa da, bıraktığı pişmanlık yoldaşın olacaktır bundan böyle. Üzerinden hiç çıkaramadığın elbise gibi. Hep onunla yürüyeceksin.

Pişmanlık yanında bir Hızır gibi yürür. Baştan uyarır seni. Hızır’ın [as] Mûsa’yı [as] uyarması gibi: “Benimle beraberliğe sabredemezsin?” Yoluna hiç ummadığın anda çıkan, anlamını bilemediğin işler yapan, her kertede şaşırtan, irkilten, yadırgatan bir yoldaştır pişmanlık…

Sen de Musâ’nın Hızır’ın yanında yürümesi gibi yürürsün pişmanlığının ardı sıra. Önce kusursuzluk gemini deler pişmanlık; hata edebilir olduğunu gösterir sana. Sen de Mûsa gibi çıkışırsın hemen: “Halkını boğmak için mi deldin onu?”

Oysa çok sonraları fark edeceksin ki, kendini kusurlu bilmen, seni gururunun elinden kurtaracaktır. Kusursuzluk gemin delinince, nefsinin kalbini gasbetmesi önlenmiştir. Günahın ile öylesine mahcup olursun ki, kendini günahsız sanan nicelerinden daha büyük bir yakınlık kazanırsın Rabb’inin katında. Hataların yakarışın kapısını açar, mahcubiyetin seni Rabb’inin kapısında sabit tutar. Akl/anmamışlığın rahmetin eteğine sımsıkı yapıştırır dudaklarını.

Sonra, tekrar kuşanırsın sabrını… Pişmanlığının koluna bir daha girersin. Yeniden yürürsünüz yan yana. Ama bu defa yaptığı affedilir gibi değildir. Görünür bir sebep yokken içinde büyüttüğün, cennetin bahçelerinde oynattığın masumiyet çocuğunu öldürüverir pişmanlık Hızır’ı. Masum değilsindir artık; günahkârsındır. Bak, kirlendin, karalandın! Çıkışırsın hemen: “Tertemiz bir canı katlediyorsun ha! Gerçekten sen fena bir şey yapıyorsun!”

Oysa, ancak sonradan anlayacaksın ki, hatadan dönmen hataya hiç düşmemenden daha sevimlidir Rabb’inin katında. Günahkârlığın getireceği kârlar için günahsızlığının boynunun vurulması gerekmektedir. Aklığının peşine günahın ağına düşmeden düşemiyorsun işte… Öyle bir yangın ki yandığın, ancak kendi küllerinle söndürebiliyorsun yangınını…

Pişmanlığın bu sırrı bilmeyişini de yüzüne vurmaz. Yoldaşlığa yeniden kabul eder seni. Ancak bu defa hiç hak etmeyenlere yapılan iyiliktir itirazının sebebi. Hızır’ın kendilerine yiyecek vermeyi reddeden köylülerin yıkık duvarını hiç ücret istemeden onarmasına itiraz eder Mûsa. Oysa, bilmez ki, Hızır, duvarı onararak, duvarın altında saklı ve iki yetime ait hazinenin başkalarının eline geçmesini önlemiştir.

Yıkık duvarların altında günahlara rağmen içinde büyüttüğün, yetim bıraktığın masumiyetin rahmetten ümitlenme hazinesi saklıdır. Pişmanlık, sana hata edebilir olduğunu bildirerek, başkalarının hatalarını da affetmeyi, yıkık duvarlarını onarmayı öğretir. Pişmanlığının elinden tutarsan, dostunun bahçesindeki yıkık duvarları onarabilirsin. Kardeşinin hatasını örtüp kusur duvarını onarırsan, bir gün onun pişmanlıkla geri dönmesine yol olursun. Böylece, hatalarının altında saklı, günahlarının içinde gizli rahmet ümidini hem kendin için hem onun için korumuş olursun.

Öyleyse, pişmanlığının yoldaşlığına itiraz etme… Sessiz Hızır’ın ile yolunu ayırma!

Düş(üş) Repliği!…

Ve şimdi, tüm kırılmışların boynuna kırgınlıkların muskası diye asılıp gidiyorum…
Şimdi evrenin batinî gerçeklerini gönül duvarıma asıyorum, asılıyorum kırgın gönüllerde bile bile. Kendi kalemimi kendim kırıyorum, kimse yargılanmasın benden sonra yokluğum sebebiyle diye. Cürümlerin ilk faili adım olarak bilinsin, adım adım silinsin varlığım dillerde.
Gitmeden az önce, şimdi, umarsızlığımı bir kenara atıp en aldıran tavrımla maskelerini kaldırıyorum kahpeliklerin! Münzevilik iddiasıyla çıkmıyorum artık karşına sevgilim, umursuyorum her ne varsa evrende. Her ne kadar canlı türü varsa ve her ne yaşıyorsa âdemoğulları, her birini azığım bilip ceplerime koyuyorum. Cihânın iç seslerini olduğu gibi sergiliyorum orta yere.
Artık herkes sahnede ve çırılçıplak…
Yakıyorum güzel gözlü ihanetlerin sahtekâr suretini. Önce kendiminkini.
Ve şimdi…
Şimdilerden taze sunaklar koyuyorum uzun yolların paslı tırabzanlarına. Gelsin birileri ve dayansın en yorgun anında, mazinin hayıfından ve atinin telaşından sıyrılmayı özlediğinde, bîtap düşmüşken hesaplaşma ve kalabalıklardan, dinlensin, demlesin kendini orada diye. Şimdi sevgilim, yüreğimde bir ur; adı nedamet. Ve ölümcül marazlara şifadır yüreğimdeki nedamet!

“Bir ince sızı düşüyor benim de yüreğimden…
Seyirci olmak istemiyorum sahnedekilere ama sahneye çıkıp soyunmak da istemiyorum tüm duygularımı.
Demiştim ben; ağız dolusu susuyorum…”

Gidişinin sebebi en çok kendisi olurmuş insanın. Yanında götürdüğü de öyle. ve şayet açacaksa, gidişimin açtığı yaranın merhemi olsun sükûtum. Bekleme sakın geleceğim günü ve gölgeme sakladığım mahrem düşleri. Mahremiyet baş harfi olsun sevdamızın. Biz bile bilmeyelim hasret yalazasını emdiğimiz gerçeğini. Biz bile söyleyemeyelim sevdiğimizi. İtiraflar içimize mühürlensin, hasretimiz vahaları kavursun, kervanlara selam dursun ayak izlerimiz. Biz; alev yorgunları, tüm kalemleri kışkırtalım yazarlara karşı. Yanmaları yazdırmayı beceremezlerse siyah ucunu da kıralım kalemlerin. Yetersizliğine yansın hüzünbaz mısralar, murabbalara sığmasın şiirsel hüznümüz. Çekinsin bulutlar üstümüze kapanmaktan. Yağmuru bizzat biz olalım kurak gönüllerin. Gölgemizden önce hamaset söylemleri geçsin önümüze. Ve dirayetli olsun duygularımız, acımız katrana bürünsün isterse. Ama susalım sevgilim, gitme vaktimin anonsunu yapıyor çünkü guguk kuşu. Ve çileli gecelerinin merhemi sükûtum olsun artık, sükûtum merhem olsun kendi azabına bile.

Ve bizim için, bayağılıklar namına birikmiş yuhlarımızı yutkunma vaktidir artık. Ve öldürme vaktidir önünde eğilesi dönüşlerimizi. Yolda ben, bırakıldığı yalnızlıkta ilerleyense sen. Artık yol kadar seyyahız biz de sevgilim. Seyyah kadar meftun. Ve meftunluğumuz kadar gizlidir yalnızlığımız bilinsin. Uluorta dökülmeyecek bizden sonra, yalnızlıkları kamçılayan yağmur. İki günlük saltanat düşkünleri, kalplerinin kâgirliğinden utanacak. hercümerç ölümlere duçar olmayacak şarapnel gölgesinde büyüyen çocuklarımız. Yeni doğmuş bir sonbahar rüzgârıyla esenliğimiz başlayacak belki, ama her şey gizli kapaklı olacak, her şey mestur… Çünkü sitemleri gün yüzüne taşımaktan öte gayeler besleriz içimizde biz. Şikâyet etmeden ölmeyi biliriz. Bunca çirkin müşteri için sunî güzellikleri vitrinlere asıp seyre dalmanın anlamı yoktur besbelli. Güzelliğin kendisinedir özlemimiz. Bu yüzden esenlikler kavanozunun kapağı açılmayacak kışlar boyu unutma. Bekleyeceğiz. Dinleyeceğiz kasvet türkülerini bir süre daha. Ta ki emin oluncaya biz, doğrulara sevdalandığımızdan.

Bilirsin; ümitlerimiz tatminlere kurban gitti hep bizim. Korkuyla baktığımız acılara karıştı düşlerimiz. Mesrur zindanlarımızı hoyratça yok etti kalıtsal yalnızlık hürriyeti! Oysa biz birbirimizin prangalarında ne de zararsız yaşıyorduk sevgiyi. Düş cellâtları evimizi bastığında bile yağmurları kıskandıracak kadar temizdi gözyaşlarımız. Tebessümlerimiz sonra, her tutunuşumuzda hain bir yoldaş tarafından vuruldular kaza süsü verilmiş kurşunlarla. Çapını genişlettiler vedaların. Her şey doğum sancısı gibi hoyrattı işte, sevgi özürlü çocuklar doğurmaya başladı göstermelik analar. Ve şimdi bu gidiş rüzgârı da hoyrat esiyor yüreğinde bilirim, bu yüzden vaatlerle kandırmayacağım seni. Parmağına takmayacağım dönüş tarihli nişan ahdimi.

Ve çakallar… Bir an bile sendelersen üstüne üşüşecekler dikkat et. Bir an aldanırsan makyajlı yüzlerine, siyahla boyayacaklar kalbindeki beyazı. Yanaşacaklar yanına “senden”miş gibi. Leşten beter içlerini göremeyeceksin bile, postları öyle güzel olacak ki. Ne isyan edilesi bir şey bulabileceksin yüzlerinde, ne de kaçılası bir tehlike. Aldanma sevgilim ve söyle onlara; içimizdeki protest çocuk çok zamandır susmuşsa da ölmedi! Ölmedik daha söyle onlara. Bir yanımız hâla başkaldırı zinciriyle asılır idam sehpasında bilsinler; onurla!

“Arka sokaklarda gidişler erken doğarmış..!” deyip başını eğerek kapıyı son kez kapatır tüm zâhipler. Bu yüzden eğik başımı alıp erkenden koyulurum yola, tüm seyyahlar gibi. Öyle ya uzundur yol, kolay değildir Züleyha gibi iffet çıkarmak, iffetsizlik hikâyesinden. Hacer gibi ana olmak zordur elbet, yâr olmak zordur. Zordur atıldığın kuyulardan Yusuf gibi çıkmak. Ama gidişimle tarumar edeceğim yıkılmaya şayan görülen çamur yuvalarını. İhanet lekelerini sileceğim kalbinin üzerinden. Sen de ana olacaksın tertemiz. Senin de hikâyene özenecek gelecek yüzyılların tüm canlıları. Kurtuluşunda emekleri olması için kum taneleri birleşecek ve halat olup uzanacaklar atıldığın kuyuya. Gece yarıları koynuna sızabilmek için kâbuslar gelecekse de uykularına, korkma. Göğüs kafesinin artan ritmiyle sessizliğini yırtacak gece. Ve adlarının adınla anılması için tüm çiçekler yeni filizler verecek yattığın toprağa. Mezar taşın sevgilim, mezar taşın böbürlenecek başucunda seni seyre dalabildiği için.

Gidiyorum…
Ve heybemde bir düştür ‘sevgi’
Ve dilimde usançlı bir düşüş repliğidir ‘sevgili’…

Şu akası yaşlarımız durmak bilmesin artık. Yolda ve kederdeyim gör. Üstelik bol acılı travmalardan zevk alacak kadar da dibe vurdu mutluluk oyunlarım. Gitmeden az önce kanat beni hadi. Kanat ki damarlarıma birikmiş kirli kan boğmasın yüreğimin ümitvar bölgesini. Uzlet yolunun bu ilk dönemecinde kayboluyorum gözlerden. Gidecek daha çok yolum var söyle onlara, şayet ayaklarım dağları arşınlamaktan bîtap düşüp de dönmek fikri sızarsa aklıma, özlersem annemi, ya da hüviyetsiz dolaşmanın özgürlüğü kısıtlarsa(!) gidiş çizelgemi, dönüşüm uzun zaman alacak. Bu yüzden acıklı ve temiz bir veda olsun bu diye, gitmeden az önce ağlat beni ne olur, arındır beni…

“Ağlamayalı (arınmayalı) o kadar zaman oldu ki benim
Artık çok yordu beni bu kuru gözler
Ağırlıklar yüklüyor daha fazla üzerime”

Üzülme.
Ben; kırgınlıklar muskası zâhip; giderken dağlar dolusu ayaz bırakacağım sana. Okyanus kadar güneş, kuyu kadar yalnızlık ve sema kadar bırakacağım mavi uçurtmaları. Ve bırakacağım kendimi ayaklarının altına, toprak kadar. Yitirdiği mecalini ancak zirvelerde bulabilecek olan sen, dağlarda üşürsen gün geldiğinde, okyanusa girersin, bir iki kulaçtan fazlasına güç yetiremezsen eğer, güç yetiremezsen engine duyduğun aşk okyanusunda terlemeye; uçurtmanın kuyruğuna ilişip de dolanırsın sema’mda. Sonra tat vermezse yıldızlar sevgilim, ürkütürse kalabalıklar seni, kuyuna iner de bilirsin kendini, yapayalnız bir şuurla tırmanırsın hasret yamaçlarını. Ve beni özlediğinde nihayet, bitirdiğinde kendinle muhakeme işini, yanıma uzanıverirsin usulca. Toprağıma yaşam verirsin can suyunla…
Ve üzülme, sen de ağlayacaksın elbet.
Bir gün yolda bir çocuğun düşüşünü gördüğünde ve okuduğun kitap elinden düştüğünde o an… Belki annenin yaralarını saramadığında, tüm yaraları yar bilip atlayınca en doruktaki acılardan, paramparça olunca kendisinden yardım beklenen esmer ellerin, hele bir de aynayı görünce melankolik gecelerinin birinde ve aynada kendini göremeyince, ağlayacaksın… Emin ol…

Emniyette ol…

Son kez duy ki ihanet yaraşmadı hiç bana ve bedeli yokluğumla ödenecek bir kazanç oldu sevgi…

Çimdiklen!…

Bazen içime bir sancı çörekleniyor. Rahatlık sancısı bu.. Dünyada bu kadar sancı varken, bunca gözyaşı ve kan akarken kendime huzuru çok gördüğüm oluyor. Ama gelin görün ki, hiç olmazsa dünyanın bu köşesinde huzur olsun diye de sıkılıyor dişlerim. Rahatlıyorum..

Gül gibi akıp giden hayatın sapında dik/enler saklı oysa… Gülün yanağına dikenler üzerinden erişmek gibi, dikenlere rağmen gülü el üstünde tutmak gibi bir çelişkiyi armağan etmiş bize Yaradan. Her takdiri gibi bunun da gizli/açık bir söyleyeceği olmalı..

Bazen unutarak, bazen uyutarak, bazen uzakta tutarak, bazen yok sayarak, bazen utanarak, bazen de utanamayarak o dikenli çelişkilerin ucunu köreltiyoruz, rehavetin koynuna salıyoruz kendimizi. Tenimize batanları, kalbimizi yakanları uzak ediyoruz kendimizden..

Anestezi hoş bir şeydir, ancak tehlikelidir de… Ağrıyı algılayamaz hale gelirsek, yakarız gövdemizi, kanatırız tenimizi. Sızının uzağına düşersek, canın nabzını alamaz hale geliriz. Varlığımızı fazla görürüz kendimize. Hani, diş tedavisi için damağımız uyuşturulduğunda, bir süre yanağımız bize fazla bir şeymiş gibi gelir ya…

Uyuşukluk gizli bir rahatsızlığı besler aslında. Ara sıra, rüyada mıyız diye çimdiklemez miyiz kendimizi? Ne kadar acırsa canımız, o kadar uyanık sayarız kendimizi, değil mi? Ne kadar k/anarsak, o kadar kalbindeyizdir yaşamanın… Acıyı algılayabilmek sahicilik testimizdir. Rehavet, yaşamanın o tuzlu kıyılarından çekilme korkusu taşıyor… Kendimize “çimdik” atma ihtiyacı hissedişimiz bu yüzden. Öyle ele avuca gelir bir çimdik değil bu… Ruhu irkilten, kalbi dağlayan bir çimdik…

Unutmanın seyri böyledir meselâ. Usulca olup biter unutuşlarımız. Görünüşte öyledir oysa. Unutulmayacak olanın unutulmaya terk edilmesi sancı salar kalbe. İlk başlarda iki taraf da sinirleri çekiliyormuşçasına dayanılmaz ağrılar çeker. Uzaklaşan kalplerin göğsüne eğeler sürülür. Unutulmaya terk edileni daha bir hatırlanır kılar ağrı. Hatırlanır kıldıkça ağrı artar, ağrı arttıkça da unutuşun testeresi parçalar kalbin duvarlarını. Çok sonraları, belki de az sonra, unutmanın seyri tamamlanır. Bir de bakarsın ki, unuttuğunu bile unutmuşsun. Unutan unuttuğuna aldırmaz olmuş. Unutulan da unutulduğunu hatırlamaz olmuş. Birbirlerini hiç tanımazmış gibi bakıştıklarında unutan ve unutulan utanırlar mı acaba? Bir zamanlar kendilerini acıtan o insanî rahatsızlığı elbirliği ile (doğrusu, “kalpbirliği ile” olmalı) sıradanlığın çöplüğüne atmış olmaları yeni baştan rahatsız etmez mi unutanı ve unutulanı?

Hayat öyle pürüzsüz akıp gider görünürken aldırmazlığımızın yatağında, dibinde akrepler besler, kınanası çamurlar biriktirir, utanılası kıvrımlara uzanır, acıdan taşlara vurur başını, kahroluş uçurumlarından dökülür. Ama sonunda yine kendi yalnızlığımızın kucağına serer sakladıklarını. Ölmeden önce ölünecek bir hesabın başına sürükler bizi. İzbe zamanların incecik kıymıklarını batırır günlerimizin sıradanlığına…

Bugünlük izin verin soruların canınızı yakmasına: Rahat bir nefes almak için açtığımız koridorlar hangi bahçelerin ağaçlarına rüzgarlar yığdı acaba? Ekip biçtiğimiz huzur tarlaları kaç tedirginlik ormanını kül etti? Kurduğumuz o gösterişli denge, kaç çırpınış serçesini ezdi avuçlarında? Biriktirdiğimiz o esrik sükûnet kaç insanî çığlığın ağzını kapattı kaba elleriyle? Kalbimizin üzerine habire attığımız o kalın şal, tenimizi bize hissettirecek hangi üşümeleri söndürdü altında? Yoksa, yoksa, düşebileceğini kendine unutturmuş, yanındaki uçuruma gözlerini de hayalini de kapatmış “ustalaşmış” ip cambazları mıyız?

Rahatsızlık ömrümüzün kör beyazında kara bir gözbebeğidir. Ak rahatlıklar ortasında kapkara bir rahatsızlık içimize yeniden bakar, yeniden batar.

Bir bakmışsın… İttiğin, attığın, unuttuğun, uyuttuğun acılar, bir acının dokunuşuyla, namlunun ucuna gelivermiş aniden… Anlarsın ki, tetiği çekmekten başka çaren kalmamış.

Çekilen her tetik en çok da çekenini tetikte bırakmaz mı? Önce rahatı vurmaz mı kalbinden tetikteki parmak? Çekilmese de tetik, çekilmez sancılar bırakmaz mı hem karşıda hem bu tarafta?

Şimdi parmak tetikte değil; tetik parmakta!

Parmağın kendisi tetik olmuş, bak!

Dokunduğun rahatlıklar kadar çimdik var hayatında.

Rahatsızlan azıcık!

Çimdikle rehavetini!

Haydi E….

SeL…

Ne güzeldir ki, biz yağmura “rahmet” deriz. Yağmur yağarken “rahmet yağıyor” derdi dedelerimiz. Diyeceğim o ki, yağmur rahmetin cisimleşmiş hali gibidir; rahmet heykeli gibidir her damla… Bir düşün, rahmetin heykelini yapmaya kalksaydık nasıl bir şey yapardık…

Öyle bronzdan yahut taştan olmamalı o heykel; çünkü bronz da taş da meydan okur gibi durur insana.. “Hadi oradan!” dercesine tepeden bakar sana.. Yanaştırmaz kendine..

Ama rahmet öyle değil… İçindedir o; içinin de içinde… Sırılsıklam sarmış seni… Kanında, terinde, gözünde, yüzünde… Yağmura bir bak; kıpır kıpır, şıpıl şıpıl yanında yörende.. Gönlünce şekiller alır her damla… Rahmet de işte öyle sokulgandır; sessizce süzülür teninden içeri, adeta parmak uçlarına basarak girer yüreğinin odacıklarına…

Sonra, rahmetin heykeli öylece hareketsiz duruyor da olmamalı. Hiç kıpırtısız duran bir şey küskün gibidir; vurdumduymazdır, seninle ilgilenmez, umurunda değil gibisindir. Ama rahmet öyle değildir… Rahmet sana doğru koşar; sen gelince kıpırdar, yakınlığını önemser. Üstelik sen dursan da o sana akar, eline yüzüne sarılır, seni okşar… Bak; yağmur öyle değil mi… Rahmet de öyledir işte, gözüne yaş olacak kadar sırdaş, kanında dolaşacak kadar kıvrak, hamarat..

Hem sonra, rahmetin heykeli şeffaf olmalı… Ardını göstermeli sana.. Kendini saklamamalı senden. Kabuğu, boyası, foyası, kılıfı, kabı, kapağı, kapısı, duvarı, kozası olmamalı… İçyüzü de dışyüzü de bir olmalı… Kimseye sırtını dönmemeli. Olduğu gibi görünmeli, göründüğü gibi olmalı… Rahmet de öyle işte… İnce ve içten davranır sana. Gizli saklısı yoktur. Aranızdan su sızmaz…. Kabı yok ve senin için her kaba girmeye razı… Rengi yok; ama her rengi giyinmeye razı. Tadı yok; ama senin için her tada sızmaya razı… Şekli yok; ama her şekle girmeye razı…

Rahmetin heykelini öyle şehir meydanlarına dikmek de doğru olmaz… O zaman ayrıcalıklı görünür rahmet. Erişilmezmiş gibi, şefkatsizmiş gibi durur. O “heykel” her köşeden görünmeli, her sokağa girmeli, isteyen herkesin penceresinin önüne gelmeli… Öyle değil mi ya yağmur? Rahmet de öyle işte. Hiç beklemediğin anda geliverir başına… Başına gelenlerin en güzelidir… Herkesi eşitçe kucaklar, kimseyi kimseden ayırmaz. Fakiri de ıslatır, zengini de… Yetimi de öksüzü de sevindirir. Her sokağa taşar, her çatıya iner…

İnsan yağmur gibi olmalı bence, herkesi ıslatabilmeli… Rahmeti kuşanıp herkese her şeye merhamet etmeli… İnsan sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara; kırıp dökmemeli, damla damla söylemeli, ince ince sevmeli… Şefkatli olup kimseyi küçümsememeli, hor görmemeli, kimsenin dalını kırmamalı…

İnsan yağmur gibi, bir görünmeli bir saklanmalı… Öyle ince olmalı ki, ihtiyaç duyan onu dizinin dibinde bulmalı, ihtiyaç bittiğinde hiç şikayetsiz ortalıktan kaybolmalı…

Yağmur göklerden yere serinliktir; yağmur yukarıdan aşağıya minnetsiz iniştir. Yağmura “rahmet” diyenlere yağmur damlaları sayısınca rahmet okumalı…

Vesselam.. 

Farkındasınızdır: Günlerdir yağmurun adı “felaket”le anılıyor. Merhametsiz dillerde bulutlara “kara korku” deniyor. Kaygılı gözler “sel”in kalpleri sürüklediği dehşetle göklerden indirilene neredeyse küsmeye hazırlanıyor. İnsafsız nazarlar, göğü yeryüzünün başına edilmiş gibi göstermeye hevesleniyor. Hiç kuşkusuz, yağmur sel olsun diye yağmaz; yağmurun yeryüzüne inişini “azgın seller”e dönüştüren yerdekilerin ihmali, kusuru, eksikliğidir. Üzerimizde “rahmet” takdiri olarak bekletilen bulutlar da, toprağımıza “bereket” vesilesi olarak indirilen damlalar da, bunca rahmetsiz tasviri hak etmiyor. Sel yüzünden mağdur kalanları gadre uğratan da yağmur değil. Sağanak nedeniyle can verenlerin canına kasteden yağmur değil! Bunca “felaket” haberiyle kalbimizdeki rahmet ümidini bilerek/bilmeyerek silmek isteyenlere “hava muhalefeti” olsun diye, ne zamandır kıyıda beklettiğim bir rahmet yazısını rikkatinize sunuyorum.

Duruşum…

K/adın ki kıyısından açılırız kendi hayatımızın derinliklerine: Anamızdır; bir tebessümünde denizlerimizin hepsi mavileşir; bir kaş çatışında içimizin durgun suları köpüklenir. K/adın ki bazı olur kıyısında büyütürüz kendi kıyılarımızın koylarını: Kızımızdır; bir bakışı dağlarımızın karını eritir, bir küsüşü omzumuzda çığlar biriktirir. K/adın ki hayatından açılırız kendi kıvrımlarımızın bilinmezliklerine: Eşimizdir/sevgilimizdir. Bir sözü bir ömrü süsler, bir susuşu bin ölümü heceler.

Görüntüyü kurtarabildiğim yerler vardır hayatta… Hiç de eksikliğini çekmem o yerlerin. Verdiğim görüntüler için peşin karşılıklar alırım oralarda. Kolaydır işim; olduğumdan fazlası görünmemde sakınca yoktur oralarda… Bir kurgusu vardır oradaki varlığımın; beni bana bırakmaz o kurgu. Görüntümü kodlayan kanallara/kalıplara akıtıveririm kendimi, o kadar.

Sahnede her seyirciye nazik görünebilirim. Tezgâhın ardında her müşteriye incelikler gösterebilirim. Sokakta kibarlığımı üzerime alıp şal gibi dolaştırabilirim. Kalabalıkta beyefendi gibi yürüyebilir; kabalığımı gizleyebilirim. Sahne de, tezgâh da, sokak da, kalabalık da, kamera önü de, mikrofon arkası da, hatta bu yazının yazarı olmak da sınırlı bir zaman ister; tanımlanmış bir rolü oynamayı gerektirir. Yeterince dişimi sıkarsam, kâfi miktarda duygusal donanımı yedeklersem, “kurtarırım”.

Kadın karşısında duruşumuz, seçilmiş/tanımlanmış/kodlanmış değildir. Meselâ, anamızı herkesten önce ve beride yanımızda bulduk. Mesaimizin bir sınırı olmadı; en çıplak halimizle rahminden sıcaklık devşirdik. Annemize muhatap oluşumuzun tanımlanmış bir biçimi olmadı. En ayıplı hallerimizle, en kusurlu yanlarımızla kucağına attık kendimizi… Bu yüzden, “görüntüyü kurtaramam” annemin yanında… Başkalarından sakladıklarımla yonttuğum, kimselerin bilmedikleriyle b/içimlendirdiğim o muhayyel heykelimi koyuversem önüne, şöyle bir gülüp iade eder bana. Beni ayıplarımdan ayıkladığı günlerin şefkatiyle sarar da yüzüme vurmaz sahteliğimi. Ne etsem, olduğumdan fazlasıyla görünemem ona. Hayran olan da, haset eden de çıkmazdı, anamın bildiği gibi bilselerdi beni…

Kızım, en olmaz anda elimi tutup çekiştirecek olursa, görüntüyü kurtarma hesaplarım tutmazdı. İçin için yalvaran gözleri, beni bütün kalıplardan soyuveren sonsuz derinlikteki bakışı, sahte güneşlerimi uzaklara savurur, cılız kandillerimin hepsini söndürür. Avuçlarıma küçük gelen ama ruhumu doldurup taşıran o minik elin sıcaklığı beni sahte görüntülerimin arkasından iteler. Yanağını yıkayan duru gözyaşları kendimce öncelediklerimi sonraya bırakır; sel olup beni kendimi beğen/dir/diğim aynalardan sürer. Bakın, nasıl da, ben bana kalıyorum kızımın gözlerinde… Tutunacağım hiçbir gerekçe geçerli olmuyor, saklanacağım karaltıların hepsi yok oluyor. Işıkların hepsi üzerimde oluyor o bana bakınca. Göründüğüm hâli, olduğum hâlden ayıracak mesafeler eriyor. Politikalarımın hepsini düşürüveriyor kızım yüzümden.

Eşim/sevgilim karşısında nasılım acep? Tahmin edersiniz ki; ona sunacağım bir görüntü yok yedeğimde… Olduğum gibi görünmekten başka seçeneğim yok. Kadınımın karşısında, beni benden başkası/fazlası gösteren görüntülerin hepsi düşer omzumdan. Kadınım benim elbisemdir; elbisemin içinde ayıplarımla dolaşıyorum. Gıybet için ağızlar yorulmazdı, karımın bildiği gibi bilseler beni…

Sahicilik sınavımızı kadın üzerinden veriyoruz. Kadına tavrımız üzerinden netleşiyor sahihliğimiz. Başkalarının kolay elde edilebilir beğenileri üzerinde yükselttiğimiz o muhayyel heykelimiz, kızımızın, anamızın, sevgili/eşimizin dizi dibinde tuz buz oluyor.

Şimdi o cam parçalarını alıp elimize, kalbimizi kanata kanata, olduğumuz hâli aramaya çıkmanın zamanı. Farkında mıyız? Görüntümüzü geçirip kendimizin yerine, kendi kendimizin kalpazanı olmak üzereyiz. Geçmez akçeler kesip biçiyoruz endamımızdan.

Hayır; hayır! Sahnede göründüğü gibi değildir adam. Ekranda adam gibi durduğu kadar değildir. Yazdığıyla adam değildir. Adamlığı söylediklerinin boyunda değildir. Cübbenin altında taş gibi duruyor değildir adam. Kızını her yaşta öpebilecek bir kurgusuzluk içinde, karısına her daim mahçup olabilecek bir savunmasızlık içinde, her gün ana tesellisine muhtaç bir kıyısızlık içinde titremektedir adam.

Cılız kan/diller gibi…

Kendi ışığına razı; kendi ışığına razı olana razı…

Şimdi, ister üfleyip söndür; ister al eline yeniden u/yandır.

“Namaz ve kadın” diye bir bahis açmak, neresinden baksanız, ürkütücüdür. Yaklaşık 1,5 yıldır bilgisayarımın “bir gün gelir, yazılır” klasöründe “namazı kadın gibi sevmek” başlığı bu ürküntüyle bekledi. Başlığı İbn Arabî’nin Füsûs okumalarıyla derinleşen dumanlı gecelerin birinin sabahında atmıştım zihnime. Şeyh-i Ekber, insanın kokuya ve kadına doğru akışını, Rabbine doğru akışın paraleline koyarak tefekkür ediyordu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” hadisine göre, koku da, kadın da, namaz da Rabbe akışın duraklarıydı.

Öyle ya; güzel koku ve kadın insana kendinden ötesini vaad eder; koku da, kadın da olduklarından fazladırlar her zaman. Ancak hadiste öteleri vaadin ille de namazda kristalleştiğini görürüz; Resûlullah (sas) namazı bir kenara ayırmış ve onu “gözümün nuru” diye nitelemiştir. Göz ki, her zaman kendi sınırları içine sığdırılamayacak bir edim içindedir; görmek ister. Işığa tutunur her daim; ışıktan ellerini uzaklara, ötelere atar sürekli. Kapatamazsınız gözü; fiziksel olarak uyum içinde olsa da, göz kapağının ardında kalmaya razı edemezsiniz. “Göz nuru” gözün gördüklerinin ötesine çağırır bizi. Gözün elinden tutar nur, ötelere taşır/ır.

İtiraf etmeliyim ki, “kadın” deyince benim aklıma da ilk olarak “eş/sevgili” gelmişti. Sonradan fark edecektim ki, “kadın” kız çocuğumuzdur da, kız kardeşimizdir de, anamızdır da.

Önce benzetmenin en nazik boyutunu, “eş/sevgili” olarak “kadın”ı açayım. Varlığında da, yokluğunda da çekimindeyizdir eşin/sevgilinin. Yokken onu ararız, bulduğumuzda da ona varırız. Namazla aramızdaki ilişkide de böylesi bir arayış/buluş/varış titreşimi vardır. Namaz kılmıyorsak bile, namazın kokusu her an yanımızda yöremizde dolaşır; her ezan sesi bizi tembelliğimizden ayartır. Onu bulduğumuzda da, gidiş gelişlerimiz bitmez, salınımlarımız durulmaz. Vakti gelince onun dizi dibinde oluruz ama vakit aralarında da onun etrafında dolanırız. Gözümüze yabanlıklar girse de, kalbimizi başka türlü hasretler çekiştirse de, sonunda onun kucağına varırız, hasretimizi onun yüzünde yatıştırırız.

Namazla ilişkimizin sığlığı/derinliği de kadınla ilişkimiz üzerinden anlaşılabilir. Eşimizle ilişkimizin bir görünür ve görünmez yanları vardır. Görünür yanında, onun eşimiz olduğunu herkese ilan ederiz. İlişkimizin mahrem/derin yanını kimseler bilmez; kimseler ölçemez, kimseler görmez. Birini namaz kılarken görüntüleyebilirsiniz; bir kalıp içinde durur namazda insan. Secde, secde gibi görünür herkeste, rükû da rükû gibi… Ancak, secdenin kalıptan içeri nasıl sızdığını kimseler göremez; kalbin secdeye varışını kimse kalıba dökemez. Orası mahremdir, gizli saklıdır; içine doğru açılır insanın. Rükûların cismi eğerken, ruhu nasıl doğrulttuğu resmedilemez; görüntüye gelmez. Namaz, eşimiz gibi görünenin altında görünmeyeni besler ve büyütür.

Namazın günün belli vakitlerinde bizi köşeye çekmesi de kadınsı bir edâ saklar içinde. Gündelik telaşlar içinde koşuşturan, kendince öncelikler içinde boğulan, hızın ve hazzın sığlığında savrulan erkeği, kadını zaman zaman köşeye çeker; “Bir konuşsak!” der. Namaz da biraz öyle değil mi? Yangınlarımızın söndüğü, telaşlarımızın durulduğu sakin bir köşede bekler bizi.

Namazla aramızda, ana-çocuk gibi, asimetrik bir ilişki vardır; karşılık beklemez bizden. Yanında olmamız için şart koşmaz. Belki biz haylazlığımızdan onu terk ederiz ama onun bizi terk ettiği vaki değildir. Dönüşümüzü bekleyen hep o olur. Kırıklarımızı yüzümüze vurmaz; eksiğimizle ayıplamaz bizi. Acizliğimizi bilir; elimizden bir şey gelmemesi daha çok hoşuna gider gibidir. Farkımızı bilir namaz, elimizde bir şey olmadığını herkesten çok o görür. Biz ağladıkça, bize verdiği artar. Biz acıktıkça, bize sunduğu çoğalır. Bedenimizle varırız namaza; ama o ruhumuzu da sarıp sarmalar. Bedenimizden sâdır olan cümle günahları hiç tiksinmeden temizler, hiç yüksünmeden aklar.

Kızımız gibidir de namaz. Gözlerinde umutlar saklar, saçlarında sonsuz şefkatin nesimini besler. Göründüğünden büyüktür, yüzünün kıvrımlarında ummadığımız mutluluklar besler. Bizi bizden sonrasına taşır; bizi varlığımızdan fazlasıyla karşılar, sevindirir, kucaklar. Her kadının masum bir bebeğe/temiz bir nefese sancısı, her çiçeğin güzel bir kokuya heveslenmesi/zarif bir dokuyla görünmesi, her kıyamın/selamın bin günahı er/itmesi gibidir namaz.