Günler şu heyulayı da elbet silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir.
sen, yağmurun annesi, tut ellerinden bütün serinliklerin, göğsünde ağırla kalbimizi
Boşuna, boşuna saatlerin tıkırtısı, senden öncesi yok. Sen gelmediğinde, sabahın güneşten haberi yoktu; ışık yolunu şaşırmış, gölgeler çaresizdi kuytularda. Gece yıldızlarla henüz tanışmış değildi; ay yüzünü sakınıyordu buluttan, sessizlik kendine sağırdı. Sen olmasaydın, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın…” dediğini bile duyamayacaktık Yaradan’ın. Sana minnettarlığımızın doyumsuz lezzeti, senin bize minnetinin eşsiz güzelliği unutuşun çamurunda sahipsiz kalacaktı. Sen olmasaydın, varlık olmayacaktı. Sen olmasaydın varlığın olmayacağını bilenler de olmayacaktı. Her şey gizlice, sessizce, suskunca kendi üstüne kapanacaktı. Hece dudağın sıcağına koşmayacaktı. Ses kulağın kıvrımlarına sokulmayacaktı. Yok olacaktı sadece. Karanlık bile karanlıkta kalacaktı. Yüzler yüzlere bakamayacaktı. Gözler kör bile olamayacak, kendi yokluklarının dehşetiyle çirkince ve acıyla oyulacaktı. An olmayacaktı. Gün hiç başlamayacaktı. Zaman sensin ey sevgili. Ey geniş zamanların müjdecisi, genişlet göğsümüzü, gülüşünün sıcaklığıyla ısıt ruhumuzu, dar zamanların uçurumlarına savrulmuş sevgilerimizi çoğalt.
sen, teselliler tesellisi
okşa cümle yetimliklerin sarı saçlarını
gözlerinin karasına çal hüzünlerimizi
Boşuna tabiplerin gayreti; senden gayrısı bize can değil. Sen yoksan, can ile ten küs; kan boş yere kıvranır, sıcak gülüşler boşlukta kalır. Boş yere çırpınır kuşların kanatları; kimse kimseye yâr değil, baş gövdeye ağır, kulak dudağa sağır, söz söze dargın. Sen yoksan, kirli boşluklara düşer ayaklar; yollar hiçbir yere varası değil, duraklar sahipsiz, gölgelikler neşesiz. Katran akar gözlerden; ağlayışlar muhatapsız, hüzünler anlamsız, kaygılar amansız. Senin hüznün olmasa, sen ağlamasan bizim için, “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?” diye sorulmayacaktı. Sorulmayacaktı ve tesellimiz hiç olmayacaktı. Şaşıracaktık; yollardan habersiz kalacaktık, yollar yolumuza bakacaktı. “O, seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” diyen Rabbin müjdesini gözlerinin derûnunda bulamayacaktık. Sen teselli olmasan, canımız terk eyleyecekti bizi, göğsümüzde beslediğimiz kuşlar hep aç kalacaktı. Ey tende cânımız, ey vardan öte varımız, ey en büyük kârımız, yaralarımızdan sana doğru güller açsın, acılarımızı yüzünün ışığında sağalt, canlarımızı canânı sevme telaşına kat.
sen, sonsuz pınarlar serinliği
yetiş cümle dudakların çatlağına
sözlerinin tenhasında yu kirlerimizi
Boşunadır bıçakların kesip biçtiği; sensizlikten başkası koparıp yırtamaz damarlarımızı. Sen olmasan, et kemiğe değmeyecek, can tende kalmayacak, yârân yüz yüze bakamayacaktı. Aşklarımızın hepsi yılışık ve yapışkan şehvetlerin ayakları dibinde ağlayacaktı. Sen ruhumuza nefes olmasan, kalplerimiz hep yetim, akıllarımız hep şaşkın kalacaktı. Kıblemiz olmayacaktı, secdemiz karşılıksız kalacaktı. Yarının korkusuyla çatlayacak, dünün hüznüyle dağılacaktı gönlümüzün billûr kâsesi. Gönlümüze değecek ne bir sevda olacaktı, ne de yağmurun ellerinden tutabilecektik. Yağmurları göğsünde ağırlarken, “yağmurun sözü tazedir!” dedin. Var edenimize verdiğimiz sözün ikliminde gezdirdin bizi. Sen geldin de, ceylanlarla birlikte pınara indik, yaralı yüreğimize kevserin tadını değdirdin. Sen geldin de, kelebeklere eş olup çiçeklerin usâresinden emdik; Yaradan’ın bir çiçeği çok görmediği gibi, sonsuz cenneti de bizden saklamayacağına emin olduk. Biz baharı seninle sevdik; haşrin sabahına ellerine tutunarak vardık. Ey güllerin efendisi, ey hasretlerin dindiricisi, şebnemleri ağırladığı gibi çiçekler seher vakti döktüğümüz gözyaşlarımızı gamzelerinde ağırla.
sen, yağmurun dudağından konuşan hatip
yüreğimizi avut billûr sesinle
gül yüzünde çoğalt söylediklerimizi
Boşuna mesafelerin bunca uzaması; sen varsın ve kimse uzak değil. Araya girenler, âşıkları ayıranlar, haset edip kıskananlar yorulmasınlar, senin bakışını gözlerimizden kaçırman bize hicran olarak yeter. Sütunlar arkasından bakıp bakıp da, belki gözleri gözlerime değer diye umutlanan Hazreti Vahşi’nin titrek nefesi geziniyor genzimizde. Biz önce kendi ciğerimizi pareledik; kendi yüreğimizi yağmaladık. Hata ettik, ey kalplerin sevinci, ey canların canı, ey varlığın övüncü, yakınlıklarımızı sensiz inşa ettik. Bağışlar mısın bizi?
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Öyle bir kalbin var ki, en az benim ki kadar büyük, öyle bir aşık olacak ki, en az benim ona aşık olduğum kadar. "Gel" diyeceğim. "Karşıma otur". Gözlerine dikeceğim gözlerimi. O güzel, bakınca kendimi kaybettiğim gözlerine. Onu ne kadar sevdiğimi söyleyecegim. Karşısına geçtiğimde ayaklarımın titrediğini, boğazımın kurudugunu, bir merhaba bile diyemedigimi söyleyecegim. O gülecek. Güldüğünde yanaklarında güller açtıran gamzeleri ile gülecek. Ve hayalim bitecek. Karşımda yine sen olacaksın. Ama sadece yüzüme garip garip bakacaksın.
Çünkü son üç denememde olduğu gibi karşına geçip sana aval aval bakan biri karşındaki. Normal olarak sinirleneceksin ama bir bilsen söylemek istediklerimi…
Ben böyle değilim bir bilsen. Sadece seni görünce, sadece karşında olunca öyle olduğumu hiç bir zaman bilemeyeceksin. Ben senin için herzaman arada bir karşına çıkıp, buram buram terleyen biri olarak kalacağım. Artık seni göremesem de, görecek mekan bulamasam da… Rüyalara umut bağlıyorum. Rüyalar Hayallerim, Hayaller Ümitlerim, Ümitlerim Sensin. Sen Benim Rüyam Gibisin. Gecenin mahmur karanlığında kapalı gözlerimle gülünce kapanan gözlerine bakıyorum. Bir tebessümün ki rüya da olsa bana bir ömür güzelliği katar. Bir bakışın benim bakış açımı değiştirir. Erkeklik de neymiş, delikanlılık da neymiş ben hepsini tattım. Öz ve Sade Güzelliktir ki, Tek ve Değişmez Bir Namedir ki. AŞIKLAR ÖLMEZ… Sonsuz bir rüya için sonsuz bir uykuya dalarlar sadece…
Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
İçimde ümitti dost bildiklerim
Ne zaman yıkılip yere düştüysem
Bırakıp da gitti dost bildiklerim
Hepsi varken baharımda, yazımda:
Kışın bir burukluk kaldı ağzımda
Seneler senesi oysa gözümde
Cihana eşitti dost bildiklerim
Nerde o sözlere kandığım günler?
Her gülen yüzü dost sandığım günler
Acıdan kahrolup yandığım günler
Ta canıma yetti dost bildiklerim
Meydana çıkalı asıl çehreler
Aydınlanmaz oldu artık geceler
Yalanlar tükendi, indi maskeler
Birer birer bitti dost bildiklerim
Kokrar oldum bana "dostum" diyenden
Yoksa yok olandan, varsa yiyenden
Ne onlardan eser kaldı ne benden
Beni benden etti dost bildiklerim.
Anonim