Latest Entries »

Anahtar

Kapıdayım. Zile basmam gerekmiyor.
Zilin sesine ses verecek yok.
“Kim o?” diyenim yok.
Adımın ve sesimin yankılanmasına derinliğini bilemediğim
ama varlığından emin olduğum tanımsız bir sevinçle karşılık verecek yok.

Kapının arkasında bekleyenim yok.
Önünde beklemek ile arkasına geçmek arasında pek fark yok.
Kapalı kalsa ne gam!
Açmaya değmeyen kapıdan daha büyük duvar var mı ki?

Anahtar elimde. Kendim çeviriyorum.
Bana açılmıyor kapı. Ben açıyorum kapıyı.
Ben açılıyorum kapıya. Sessiz ve loş koridor.
Ses yok; tanıdık yüzler eksik, beklediğim gürültü tükenmiş, alıştığım uğultu alıp başını gitmiş.

“Baba bana ne aldın?” diyen bıktırıcı ses bile terk etmiş kapının arkasını.
Ayakkabımı çıkarmama bile fırsat vermeyen, apansız boynuma atılan sabırsızlıkların yerinde yeller esiyor.

Arasat

bir aşk ki bu olsa gerek ruhu revanım
diyemedim kusurum bu, dilimin tutukluğuna feryadım
uzak illerden gelen yolcu gibi hergün kapındayım
mahcubum, kapılara değil, eşiğinden giremeyen ayaklarıma feryadım
gelsem gene gül yüzünü uzaklardan görmek için cananım
bakamam, parıltına değil, gözbebeklerime feryadım
kıyamet kopsa dağların alevli külünü avuçlarım
dokunamam, ellerine değil, titrek parmaklarıma feryadım
ne desem boş, hayalinle avunmak kafi değil yaşam kaynağım
söylesem kafi iki kelime sadece ama duracak kalbime feryadım
gülgünüm, gülçiçeğim, gülnazendem, gülmahım
sevgin günah olsa cehennemde yatarım razıyım
nedir bu eziyet niye bu çile yetmez mi bir günah için
dinmez mi sonu yok mu ne uslanmaz sinirin
bir günah ki çıkmıyor hafakanlar basıyor gecelerimi
dikkate almıyor hiçbir tavrın gönlümün secdelerini
artık bir ölüyüm, olmasa da sen öyle farzet
son isteğim bu, tek ümidim, nolur sevgin(m)i helal et

Sürgün

senin kalbinden sürgün oldum ilkin
bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim af dilemeye geldim
affa layık olmasam da
uzatma dünya sürgünümü benim
güneşi bahardan koparıp aşkın bu en onulmazından koparıp
bir tuz bulutu gibi savuran yüreğime âh uzatma dünya sürgünümü benim
nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil ayaklarımdan belli
lambalar eğri aynalar akrep meleği zaman çarpılmış atın son hayali
ev miras değil mirasın hayaleti
ey gönlümün doğurduğu büyüttüğü emzirdiği
kuş tüyünden kuş sütünden geceler ve gündüzlerde insanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili ey Sevgili en Sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
bütün şiirlerde söylediğim sensin
suna dedimse sen leyla dedimse sensin
seni saklamak için görüntülerinden faydalandım salumenin belkızın
boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili ey Sevgili en Sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti saban ölümsüz iz bıraktı toprakta
yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında çatı katlarında bodrum katlarında
gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
hep kanlıcada emirganda kandillinin kurşuni şafaklarında seninle söyleşip durdum
bir ömrün baharında yazında şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında sana geldim
ayaklarına kapanmaya geldim af dilemeye geldim affa layık olmasamda
ey çağdaş Kudüs, Meryem; ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır, Züleyha
ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
sevgili ey sevgili en sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
dağların yıkılışını gördüm bir venüs bardağında
köle gibi satıldım pazarlar pazarında
güneşin sarardığını gördüm konstantin duvarında
senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
verilmemiş hesapların korkusuyla sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim af dilemeye geldim affa layık olmasam da
sevgili ey sevgili en sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
ülkemdeki kuşlardan ne haber vardır
mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
yoktan da vardan da ötede bir var vardır
hem suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
ne yapsalar boş göklerden bir karar vardır
gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
senden umut kesmem kalbimde merhamet adlı bir çınar vardır
sevgili en sevgili ey sevgili

bev

seni düşündükçe matemimde hazan rüzgarlar
düşümde her gece beni ellerinle boğarlar
çizsem derdimi andıkça hayalini mahsun rüyalarıma
kalbura döner meltem ağlayamam sonra feryadıma
dön desem ne çare başka ellere bilekçe olmuşsun
derdimin bitmez tükenmeyen anlarına sonsuz dilekçe olmuşsun
bu yollardan kar desen geçti, yağmur oluk oluk
güneş de kuytularımda gezinirken geldi geçti
uğramayan tek taş ne bir baş kalmadı
gel desem gelemezsin ki başkalarına bilekçe olmuşsun
gönlümde sönmeyen hicranımın dumanı tütmeyen ateşi olmuşsun
odamdaki balıklar dahi sonsuz akvaryumlarında özgür
ben ise gözlerinde hapis sözlerinde mahfoldum
bir gel desen bütün uzuvlarım yerinden sökülür de
gözlerim bakamaz güle teşbih cemaline doğru
hastayım artık hergün bir sıkıntı tüttürüyorum
deva yok derdim sensin neyleyim ben böyleyim
bir kere daha ve bir gece daha anladım olmuyor
her gece sen gelirsin aklıma, ansızın gidişin gelir
her bir damla sel olur her bir damla sen olur
geceyi senle yıkıyorum sessiz sessiz hıçkırıklarla
bir görebilsem yüzünü beklenmedik bir şehirde
ne yaprak düşer sonbaharda inan ne yağmur
ne acı kalır yüreğimde ne gözyaşı
bir değse gözlerin gözlerime
ne hüzün kalır gecemde ne matem
ne asiliği kalır denizin ne hırçınlığı
ne çok özledim seni bir bilsen
erken olan seni sevmekti
artık usandım yeşermemiş umutsuz bahçeyi beklemekten
usandım tarla kuşunun dinmeyen sesinden
usandım bu yürekten kendimden aynamdan
artık usandım durup durup seni özlemekten

Sahipsiz Bir Mektup, Habersiz Bir Manşet

Ne kadar da dirilticidir söz! Ve ne kadar da öldürücü! Birbirimizi sözlerimizin ucunda inşa eder yahut yıkarız. Dilin ucundan damağın kıyısından öylesine yalpa alıp savrulan bir söz, kalbin odacıklarında yangınlar çıkarır, ruhun sığındığı coğrafyayı tarümar eder. Onarılmaz bir yıkımdır sözün çarptığı yerde yaşanan. Deva bulmaz bir yâredir dilin vurduğu demde açılan. Bir o kadar da sağaltıcıdır söz; adı konmamış bir iksir gibi, kolay kolay bulunmaz eşsiz bir deva gibi vurduğu yerde güller açtırır, vardığı yere baharlar indirir.

Söz denizinin kıyılarında dolaşıyoruz her birimiz. Onun medcezirlerinden yüreğimize enginlikler devşiriyoruz her daim. Bir düşünün, söz olmasaydı, ne kadar uzak kalırdık birbirimize. Öylesine ıssız kalırdı ki sözün değmediği yer; boş yere nabzımızı doldurmaya çalışırdı yüreğimiz. Öylesine soğuk olurdu ki sözün sıcağının dokunmadığı yer; buzlar adını kaybeder, üşümek kendine sığınacak yer bulamaz, paltosuz kalırdı.

Sessizce olup bitmiş olay. Öylesine sessizce olup bitmiş ki yıllar sonra fark edilmiş suskunluğu. Bunca yıl köşesine büzülüp kaldığı halde bağırıp çağırmaya, sesini yükseltmeye tenezzül etmiyormuş yine de. Öylesine vakurmuş işte.. Gazeteler, radyolar, televizyonlar seslendirmese yine sesi çıkmayacakmış. Haberlere göre, İngiltere’de, 3 Mart 1950 tarihinde postaya verilen bir mektup tam 56 yıl sonra adresine ulaşmış. Gwen isimli bir kadın George adlı bir erkeğe el yazısıyla şunları yazmış: “George, önümüzdeki hafta Monty’de buluşalım. Saat 2 senin için uygun mu? Sevgiler…” Mektup 90 kilometre ötedeki Cambridge kentinden postalanmış, ancak zarf üzerinde yazılı Trinity College adresine ancak geçtiğimiz günlerde, yani tam 56 yıl sonra ulaşmış…

Bir sevgi sözünün 56 yıldır boşlukta salınıp sahipsiz kalması, başını duvardan duvara vurarak dolaşması ne kadar acı değil mi? Kim bilir, ne söyleyeni kaldı ne de söyleneni. Yürekten yükselen bir sevgi sözünü görmeyen, duymayan, fark etmeyen ne kadar uzağa savurmaktadır yüreğini, ne derin ve dipsiz kuyulara atmaktadır kendini. Adresini şaşırmış mektuplar gibi sahipsiz ve muhatapsız mı bırakıyorsunuz sevgileri? Kıymetini bilin size söylenenlerin. Kıyılarında kimsenin olmadığı denizler gibi kendi kendine çırpınıp duruyor mu size yönelmiş sevgi sözleri? Kimsesiz mi bıraktınız sözleri? Kıyılarından çekildiniz mi aşkın?

 

Bir gün sussa bütün yayın organları… Gazeteler ilk sayfalarını boş bırakıp tek satırlık bir cümleyle bize merhaba deseler: “Bugün haber yok!” Köşe yazarları “ne olacak bu memleketin hali!” diye yazmaktan vazgeçip “meğer ne olmuş bu memleket!” diye şaşkın ve övgü dolu yorumlar yazsalar. “Kolay mı” dese çok ünlü bir enkırmen, “dağda bayırda, evde şehirde, yolda izde, üzüntüde sevinçte, ağlarken ve gülerken bu kadar kalbi bu kadar eşsiz bir ritimde tutmak…” “Üzgünüz, çok üzgünüz!” dese televizyonlar seyircilere, “bugüne kadar nabzınızı duyamadık, duyuramadık!” diye. En bildiğimiz show programları kalp atış sesleri ile başlasa ve öyle sürse… Heyecanlı bir klibi izler gibi ekranda kalp ritimlerinin çizgileri akarken, bir annenin, bir bebeğin birbiri için çarpan kalp seslerinin bir hızlanıp bir yavaşlamasını çok özlediğimiz bir şarkı gibi dinlesek… Her defasında para, araba, ev, çamaşır makinesi vs. verecekmiş gibi bizi oyalayan yarışma sunucuları bir kalbin “lab….dab… lab… dab….” sesleri arasında, “çoktan kazanmışsınız siz!” deyip, ellerindeki hediyelerin kıymetsizliğinden utanıp mahçup bir edayla kaybolsa ekrandan… Canlı yayın araçları bir yoğun bakım hastasının monitörlerine kilitlese kameralarını, meydanlarda dev ekranlarda bir kalbin çırpınışı saniye saniye yayınlansa ve yüksek desibelli hoparlörlerde sessizce alınıp verilen nefesler yankılansa…

İrlandalı ünlü müzisyen Bono, bir günlüğüne The Independent gazetesinin genel yayın yönetmeni olmuş. O gün gazetenin ilk sayfası tamamen boş bırakılmış, kırmızı bir fonda sadece tek cümle yazılmış: “NO NEWS TODAY!” Yani, “BUGÜN HABER YOK!”

Bono, hayatın özünden çok uzakta, gerçeğin derinliğinden yoksun, önceliği olmayan, çözümü de olmayan, çözümü olmasa da olabilen gündemlerden okuyucuyu uzaklaştırıp Afrika’da hiç yoktan ölenlere dikkat çekmek için kullanmış bir günlük genel yayın yönetmenliği fırsatını. Bana fırsat verilirse, sadece bir nefesin sessizliğine ve pürüzsüzlüğüne ve de tek bir kalp atışının kılcal damarlarda kopardığı hayat türbülansına ayırmayı düşünüyorum bir günlük genel yayın yönetmenliğimi.

 

Haberler sahibine ulaşamayan bir mektuptan söz ederken, bize yazılmış en güzel ve en diriltici mektubu, kan sıcağında ve can tazeliğinde hissettiğimiz diriltici aşk sözünü, yani hayatı ıskalıyor.

Babalar ve Gölgeler

Bir gölge nasıl geçerse eşyanın üzerinden, izini bırakmadan ama ışığın eksikliğini de tattırarak, renkleri ve biçimleri silerek, baba da öyle geçiyor gibi ömrümüzden. Eksikliği gölge kadar hafif, belirsiz, incitmesiz. Bir taşın boşluklarını hem görünür hem görünmez kılması gibi gölgenin, hüzünlerimizin kuytularına doluşup görünmez kılıyor acılarımızı. O kadar gölge ki, çekip gidince bile varlığımızı bütünlüyor gibi, oğlunu ya da kızını kendi kendine yeter hale getiriyor… O gidince, “Baba!” diye susayan yanımız susuyor gibi, babanın varlığına bitiştirilmesi gereken yaramız kabuk bağlıyor gibi. Oysa, “Baba!” diyebilmek, kendi çocuk yanlarımızın kıpırtısını uyandırıyor içimizde, rüzgarı bekleyen ekinler gibi hep birlikte başını eğmeye hazır bir yumuşaklığı barındırıyor göğsümüzde, Pandora’nın kutusunu açar gibi kendimizi kendimizden taşıran bir barajın kapağını ansızın yıkıyor kalbimizde.

Eksikliğinin kanıksanabilir olduğunu sandığımız her şey gibi, incecik köklerini varlığımızın her yanına yaymıştır babamız; orada dururken fark edemeyiz varlığını, kapattığı boşlukları hesap edemeyiz, belki de küçümseriz, bize neleri kazandırdığını göremeyiz. Kapattığı boşluklar küçük ve önemsiz gibi görünse de, çekildiğinde içimizde ne kadar dolaşık olduğunu bıraktığı derin ve uzun acıyla hissederiz. İlk bakışta denizin kıyıya bir katkısı olmadığını sanırız; denizin varlığı kıyıda biter, deniz kendi içinde derinleşir, varlığı kıyının ötesindedir. Deniz kıyıdan çekilecek olursa, eksilen sadece deniz olmaz, kıyı kendi lehine genişler ama yoksullaşır, sığlaşır, ıssızlaşır, yalnız kalır. Baba da dışımızda kalır gibidir bir dönem; hele de oğullar için varlığı deniz ile kıyı gibi rekabet halindedir. Baba çekilirse kıyılarından daha çok erkek, daha çok adam hisseder kendini oğullar. Fakat babası gittikten sonra fark eder babanın kıyılarından çekilmesinin kendi varlığını da dibe doğru çektiğini.

Dedim ya, gölgenin geçmesi gibi taşların üzerinden, sessiz ama içimizdeki kuytulara dokunarak, varlığımızın gamzelerini yoklayarak çekilir babamız kıyılarımızdan. Onun yokluğu, suskun bir çığlık, sözsüz bir acı gibidir dudağımızda büyüyen. Bir babanın kızının hayatından çekilişine tanık olduğumda, bir kez daha inandım baba ile gölgenin birlikte anılması gerektiğine:

“O gün sanki her günden bir gündü. Televizyonda aynı dizi güldüren, ben aynı çocuk yemeğe gelmekte direnen ama hep beklenen, bekleneceğini zanneden. Sanki biraz sonra çıkıp gideceğini bildim, bildim de inatla “gel”medim, sırf o “git”mesin diye… Kimsenin konuşmadığı o sözsüz haykırışta biraz isyan biraz öfke ama bendeki hüzünle karıştırarak yediğim kurufasulye dün gibi damağımda… Ve o sahne acıtan bir nakışla halen kör bir ilmek dimağımda… Ve ben nasıl olur da ‘gel seni son bir öpeyim’ derken bile anlayamadım gidip de dönmeyeceğini, dön(e)meyeceğini? Nasıl atlamadım boynuna, nasıl ‘git’me diyemedim? Yerinde akıtılmayınca ne hükmü var ki gözyaşlarının? Sonrasında umman olacağına, işte tam da o sırada birkaç damla… Bana niye ağlıyorsun diyorlar. Susuyorum, ne diyeyim? Kim inanır ki yirmiüç yaşında bir çocuğun gözyaşlarına? Babam: dün yitirdiğim, bugün özlediğim, yarın hiç bulamadan kaybedeceğim… Boyum uzadı oysa, akıllı laflar eder oldum… Serpildim… Gel gör ki ben hâlâ seni pencerede bekleyen o yetim…”

Pencerede babasını bekleyen o yetimin gözlerinde ve gönlünde gezen gölgeyi düşünün şimdi. Hem hiç yokmuş gibi sessiz, hem hep orada duruyor ve içeri doğru büyüyor gibi can yakıcı… Kendisine babasızlığın yakıştırıldığı yaştaki insanların içlerinde sakladıkları o gölgeyi hesap edin bir de… Üzerine vurduğu şeyi ayrıntılarından soyar gölge, sivriliklerini yok eder, görünmez kılar, fark edilmesini zorlaştırır. Gölge böylece hem kendisini hem de dokunduğu şeyi görünmez kılar. Gölgenin nazik varlığını anlamayacak kadar hoyratsanız, ışık tutmaya kalkarsınız üzerine, ortaya dökeyim, meydana çıkarayım derken yok edersiniz onu.

Gölgeyi görünür kılan ışıktır ama üzerine düşerek ya da yerine geçerek yapmaz bunu, yanında durur sadece. Babamızın varlığının gölgesini üzerimizde tutmak için, şimdi babalar olarak oğlumuzun/kızımızın varlığı üzerinde sınırlarını bilir bir ışık gibi dolaşmalıyız. Ne hepten çekilip karanlıkta bırakalım gölgemizi, ne hepten var olup aydınlığa boğalım. Yaşamıyor, yaşamıyor, yaşamıyormuş gibi yaşayalım!

İnsanlığın Efendisi

Yine hicranla seni andı gönül,
Tende cânım, rûh-u revânım Cânân..
Andıkça hasretlere yandı gönül;
Ne olur kıl artık vuslata şâyân.!
Hem sevip hem ağlayan bîçâreyim,
Kararsız, derbeder ve âvâreyim,
Yıkılıp dökülmüş bir virâneyim;
Hâl-i hazînim tam mevsimi hazân..

Güller gülse de ağlıyor hep bülbül,
Bir dert küpü âdeta şimdi gönül;
Bilmem mümkün mü bu hale tahammül?
Ruhumda âh-u zâr, dilimde figân.

Yanıp kebap oldum ümidim yıkma!
İtâb et, ama ağyâra bırakma!
Vefasız bir kulum cürmüme bakma!
Vasf-ı hâle ne hacet her şey ayân…

Bilirsin gayri imdat edecek yok;
Gönlümü dertten âzâd edecek yok;
Kıtmîri başka âbâd edecek yok,
Hatırım virâne, gözlerim giryân…

Gel vur mızrabını da kalbimi söylet!
Vur ruhuma nağmelerini dinlet!
Ve gönlüme geleceğini vâdet!
Vâdet ki kalmadı dizimde dermân

Ey Aşk!

Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor…

Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ’yı Mecnûn’a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ’nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn’un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Leylâm; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnûn’un hatırı hep kaldı.

Yûsuf ile Züleyhâ’dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf’u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf’a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yâkub’un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yûsuf kazandı, Züleyhâ kâr eyledi.

Zavallı Züleyhâ…Senin için ne müşkiller yaşadı ey aşk. Yûsuf’a sarmaşıklanan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yûsuf. Onun sevdası mahşere kaldı.

Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.

Sen aşksın…Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazan güneş kadar yakıcı, bazan sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin…Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.

Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.

En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk…Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye…Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor …

Sen aşksın…

Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız… Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn’u kaldı dünyanın ne de Leylâ’sı. Öksüz kaldın… Yetim kaldın… Saltanatın bitti.

Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.

Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!

Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce… Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf’u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat’ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnûn ile Leylâ arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem’i Aslı’ndan koparır gibi.

Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk… Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnûn’un çölünden, Ferhat’ın dağından, Kerem’in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.

Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabb’imizin ruhumuza üfürdüğü musikisin. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk… Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik. Affet bizi ey aşk…

Senin Yüzünden Bu Yazı…

Nedir ki insanın yüzü? İnsan bedeninin yüzölçümce en fazla yirmide biri. Yüzüne bir şey olursa, bedeninin yirmi kısmının ondokuzu kalır.

Yüzünün deforme olması ayaklarını etkilemez sözgelimi; yürüyebilirsin, koşabilirsin de. Yüzünün dostlarınca bile tanınmayacak olması, ellerini tutmaktan, kavramaktan alıkoymaz. Yüzölçümce yirmi parçandan sadece biri olan yüzün, kendi kimliğinin, kendinin hepsidir; yüzünle ölçerler varlığının hepsini. Yüzün yoksa, aynalardan yitiverirsin, dostça bakışların ucundan kayıverirsin, sevdiklerinin özlemlerinin ucunda yer bulamazsın kendine, varlıktan elini eteğini çekersin. Yanmış ya da parçalanmış bir yüzle nereye yürürsen yürü kendine varamazsın, ne kadar çok koşarsan koş kendini bulamazsın. Yüzün o tatlı ve yumuşak ışığı söner; gözlerin uzağına savruldukça, gönüllere de ırak düşersin. Yüzün o aşina kıvrımları biter; tebessümün neşesi, gülücüklerin güneşi, gamzelerin işvesi bir türlü kapıdan içeri girmez. Yüzün yoksa, bir şeye tutunamazsın, sevmeye hakkın olmaz meselâ, sevilmeyi umamazsın. Kalbinin her türlü kıpırtısını nokta nokta yansıtan, duygularının iniş çıkışlarına göre salınan o incecik ten kazınıp gitmişse yüzünden, kimliğin eski fotoğraflara asılı kalır, kendi içinde hapsolur sevinçlerin ve hatta kederlerin. Yüzün parçalanmışsa, dudakların erimiş ve yerlerinde biçimsiz bir gerginlik duruyorsa, burnunun ucu yok olmuş ve onun yerine kafatasının içine doğru ürkütücü bir karanlık açılıyorsa, gözlerinin üzerinden kaşların çekilmiş, kirpiklerin yanıp kavrulmuşsa, gözlerin sağa sola öylesine kıpırdayan biçimsiz taşlar gibi duruyorsa, gözyaşı bile dökemiyorsan, birbiri üzerine kapatılan demir kapıların sesini duyarak kendi bedeninin kuytularına hapsedilirsin. Yüzünün penceresinden ruhunu şöyle bir uzatamazsın.

Yüz nakli için bekleyen o hastayı görmeseydim, yüzümün her noktasına dokunan sonsuz rahmetin varlığını fark edemeyecektim. Üstelik, sözüm ona yüzümün varlığını, güzelliğini ve inceliğini farkedişimin aslında farkındasızlık olduğunu fark edemeyecektim. Yüzün küçük bir yangın sonrası neye benzeyebileceğini açıkça görünce, yüzümün nerelerden getirilip yüzüme yüz edildiğini gecikerek de olsa farkettim. Korkarım ki, telaş ve meşguliyet yüzünden bu farkındalığımın heyecanı şimdiki kadar derin kalmayacak da…

Göre göre varlığına alıştığımız yüzümüzün yokluğuna dair pek hesabımız yok. Var oldukça tükettiğimiz, yanımızda oldukça varlığını unuttuğumuz nice şey gibi, yüzümüzü de hep gözümüzün önünde bulduğumuz için fark etmiyoruz. Ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan, gerçekleşse bile başarısı hayli şüpheli olan, başarılı olsa bile kendisini bir başkasının, hem de ölüp gitmiş bir başkasının yüzüne mahkûm edecek olan yüz nakli için umutlanan o genç kız, beni sıkıcı ve yapışkan bir uyuşukluğun içinden çekip aldı. Yüzümüzün belki de baka baka bıktığımız o görüntüsünün altında, onlarca kas, kemik, damar, sinir ve yağ dokusu saklanır. Yüzümüz onları hem saklar hem gösterir. Bu saklama ve gösterme arasında, her duygu durumumuzla değişen, sağa sola kayan ince bir denge vardır. Kaslar ve kemikler, bazen küçük tatlı dalgalanmalar gibi kabarırlar, varlıklarını utangaç bir çocuk edasıyla belli belirsiz hissettirirler, sonra usulca geri çekilirler. Elmacık kemiklerimizin yanağımızın tam ortasında durmalarına rağmen, hiç yokmuş gibi yapmaları seni de şaşırtmıyor mu? Göz çukurlarımız mesela. Hiç de bildiğimiz ürkütücü çukurlara benzemezler; gözler, kaşlar, kirpikler ve göz yaşlarıyla yüzümüzün güzelliğini zirveye çıkarırlar. Nasıl da karanlığa düşer kederli bir yüz? Üzerine en parlak ışığı da tutsanız aydınlanmaz; gölgeden öte bir gölge siner kuytularına. Mütebessim bir yüz ise aydınlanır; sanki iki güneş birden doğar gözlerin karasından. Gülen bir yüzün her noktasında görünmez çiçekler açar; dokunamazsın ama sımsıcak elinde avucunda gibidir; göremezsin ama gözlerine batacak kadar oradadır.

Yüzünü kafatasının üzerine gerili bir bez gibi taşıyor değilsin. Yüzün seni senden öte taşır. Seni sevdiklerinin gözüne ve gönlüne taşır. Seni cümle muhabbetlerin kalbine taşırır. Seni nice tatlı öpücüklerin kıyısına taşır. Bir avuç kezzap yahut küçücük bir alev kadar yakındadır yüzünden ve kendinden sürgünlüğün. En fazla bir ölünün yüzünü taşımaktan umutlanmaya razı olacak kadar uzağa düşer güzelliğin. Yüzündeki yara kimliğini yaralar; yaralı bir yüzle kendini taşıyamaz hale gelirsin.

Yüzün sessiz mucizelerin yöresidir; yüzün rahmetin en çok yağdığı bahar ülkesidir. Rahmet dokununca böyle dokunur işte; yüzünün her noktasındadır ama hiçbir yerde değil gibidir, varlığını hissettirmez. Yumuşacık ve incecik bir tül gibi sarar yüzünü.

Rahmet hiç hissettirmeden dokunuyorsa yüzünün her noktasına, unutasın diye değil. Minnettarlığını hiç baskısız, hiç şikesiz ifade edesin diyedir. Bir daha bak yüzüne… Bak neler göreceksin, bak neler göremeyeceksin.

Sessiz

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyulayı da elbet silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir.