Latest Entries »

Sen, Yağmurun Annesi…

Sen, yağmurun annesi…

sen, yağmurun annesi, tut ellerinden bütün serinliklerin, göğsünde ağırla kalbimizi

Boşuna, boşuna saatlerin tıkırtısı, senden öncesi yok. Sen gelmediğinde, sabahın güneşten haberi yoktu; ışık yolunu şaşırmış, gölgeler çaresizdi kuytularda. Gece yıldızlarla henüz tanışmış değildi; ay yüzünü sakınıyordu buluttan, sessizlik kendine sağırdı. Sen olmasaydın, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın…” dediğini bile duyamayacaktık Yaradan’ın. Sana minnettarlığımızın doyumsuz lezzeti, senin bize minnetinin eşsiz güzelliği unutuşun çamurunda sahipsiz kalacaktı. Sen olmasaydın, varlık olmayacaktı. Sen olmasaydın varlığın olmayacağını bilenler de olmayacaktı. Her şey gizlice, sessizce, suskunca kendi üstüne kapanacaktı. Hece dudağın sıcağına koşmayacaktı. Ses kulağın kıvrımlarına sokulmayacaktı. Yok olacaktı sadece. Karanlık bile karanlıkta kalacaktı. Yüzler yüzlere bakamayacaktı. Gözler kör bile olamayacak, kendi yokluklarının dehşetiyle çirkince ve acıyla oyulacaktı. An olmayacaktı. Gün hiç başlamayacaktı. Zaman sensin ey sevgili. Ey geniş zamanların müjdecisi, genişlet göğsümüzü, gülüşünün sıcaklığıyla ısıt ruhumuzu, dar zamanların uçurumlarına savrulmuş sevgilerimizi çoğalt.

sen, teselliler tesellisi

okşa cümle yetimliklerin sarı saçlarını

gözlerinin karasına çal hüzünlerimizi

Boşuna tabiplerin gayreti; senden gayrısı bize can değil. Sen yoksan, can ile ten küs; kan boş yere kıvranır, sıcak gülüşler boşlukta kalır. Boş yere çırpınır kuşların kanatları; kimse kimseye yâr değil, baş gövdeye ağır, kulak dudağa sağır, söz söze dargın. Sen yoksan, kirli boşluklara düşer ayaklar; yollar hiçbir yere varası değil, duraklar sahipsiz, gölgelikler neşesiz. Katran akar gözlerden; ağlayışlar muhatapsız, hüzünler anlamsız, kaygılar amansız. Senin hüznün olmasa, sen ağlamasan bizim için, “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?” diye sorulmayacaktı. Sorulmayacaktı ve tesellimiz hiç olmayacaktı. Şaşıracaktık; yollardan habersiz kalacaktık, yollar yolumuza bakacaktı. “O, seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” diyen Rabbin müjdesini gözlerinin derûnunda bulamayacaktık. Sen teselli olmasan, canımız terk eyleyecekti bizi, göğsümüzde beslediğimiz kuşlar hep aç kalacaktı. Ey tende cânımız, ey vardan öte varımız, ey en büyük kârımız, yaralarımızdan sana doğru güller açsın, acılarımızı yüzünün ışığında sağalt, canlarımızı canânı sevme telaşına kat.

sen, sonsuz pınarlar serinliği

yetiş cümle dudakların çatlağına

sözlerinin tenhasında yu kirlerimizi

Boşunadır bıçakların kesip biçtiği; sensizlikten başkası koparıp yırtamaz damarlarımızı. Sen olmasan, et kemiğe değmeyecek, can tende kalmayacak, yârân yüz yüze bakamayacaktı. Aşklarımızın hepsi yılışık ve yapışkan şehvetlerin ayakları dibinde ağlayacaktı. Sen ruhumuza nefes olmasan, kalplerimiz hep yetim, akıllarımız hep şaşkın kalacaktı. Kıblemiz olmayacaktı, secdemiz karşılıksız kalacaktı. Yarının korkusuyla çatlayacak, dünün hüznüyle dağılacaktı gönlümüzün billûr kâsesi. Gönlümüze değecek ne bir sevda olacaktı, ne de yağmurun ellerinden tutabilecektik. Yağmurları göğsünde ağırlarken, “yağmurun sözü tazedir!” dedin. Var edenimize verdiğimiz sözün ikliminde gezdirdin bizi. Sen geldin de, ceylanlarla birlikte pınara indik, yaralı yüreğimize kevserin tadını değdirdin. Sen geldin de, kelebeklere eş olup çiçeklerin usâresinden emdik; Yaradan’ın bir çiçeği çok görmediği gibi, sonsuz cenneti de bizden saklamayacağına emin olduk. Biz baharı seninle sevdik; haşrin sabahına ellerine tutunarak vardık. Ey güllerin efendisi, ey hasretlerin dindiricisi, şebnemleri ağırladığı gibi çiçekler seher vakti döktüğümüz gözyaşlarımızı gamzelerinde ağırla.

sen, yağmurun dudağından konuşan hatip

yüreğimizi avut billûr sesinle

gül yüzünde çoğalt söylediklerimizi

Boşuna mesafelerin bunca uzaması; sen varsın ve kimse uzak değil. Araya girenler, âşıkları ayıranlar, haset edip kıskananlar yorulmasınlar, senin bakışını gözlerimizden kaçırman bize hicran olarak yeter. Sütunlar arkasından bakıp bakıp da, belki gözleri gözlerime değer diye umutlanan Hazreti Vahşi’nin titrek nefesi geziniyor genzimizde. Biz önce kendi ciğerimizi pareledik; kendi yüreğimizi yağmaladık. Hata ettik, ey kalplerin sevinci, ey canların canı, ey varlığın övüncü, yakınlıklarımızı sensiz inşa ettik. Bağışlar mısın bizi?

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Arzumdu…

Gözlerinden hüzünle dökülen yaşlara dokunup masumluğunu tadabilmek,
Ya da üstüne parmağının ucuyla ismini yazdığın penceredeki ölümlü bir buğu olmak arzumdu
 
Bir çocuğun göstererek masum ağlayışlarını, anlaman için dua etmek
Ya da o aslında seninleyken yitirdiğim çocukluğum ve seninle bulduğum kendim diyebilmek arzumdu
 
Elindeki gülün dikeni olmak da varmış meğer, başındaki örtüye sinemeyen bir kar tanesi
Ya da Yeditepenin ardına saklanan bu güneş gibi duygularımı senden saklamak da varmış sevgilim…

İlk ve Tek ve Son Platonik

Seni hayal ediyorum. Hiç konuşamadığım seni. Sesin aynı köpüklü dalgalar gibi. Sen konuşunca dalgalar susacak, sadece seni duyacağım. Gülüşün aynı güneşler gibi, sen güldüğünde güneş sönecek. Sadece sen ısıtacaksın beni…

Öyle bir kalbin var ki, en az benim ki kadar büyük, öyle bir aşık olacak ki, en az benim ona aşık olduğum kadar. "Gel" diyeceğim. "Karşıma otur". Gözlerine dikeceğim gözlerimi. O güzel, bakınca kendimi kaybettiğim gözlerine. Onu ne kadar sevdiğimi söyleyecegim. Karşısına geçtiğimde ayaklarımın titrediğini, boğazımın kurudugunu, bir merhaba bile diyemedigimi söyleyecegim. O gülecek. Güldüğünde yanaklarında güller açtıran gamzeleri ile gülecek. Ve hayalim bitecek. Karşımda yine sen olacaksın. Ama sadece yüzüme garip garip bakacaksın.

Çünkü son üç denememde olduğu gibi karşına geçip sana aval aval bakan biri karşındaki. Normal olarak sinirleneceksin ama bir bilsen söylemek istediklerimi…

Ben böyle değilim bir bilsen. Sadece seni görünce, sadece karşında olunca öyle olduğumu hiç bir zaman bilemeyeceksin. Ben senin için herzaman arada bir karşına çıkıp, buram buram terleyen biri olarak kalacağım. Artık seni göremesem de, görecek mekan bulamasam da… Rüyalara umut bağlıyorum. Rüyalar Hayallerim, Hayaller Ümitlerim, Ümitlerim Sensin. Sen Benim Rüyam Gibisin. Gecenin mahmur karanlığında kapalı gözlerimle gülünce kapanan gözlerine bakıyorum. Bir tebessümün ki rüya da olsa bana bir ömür güzelliği katar. Bir bakışın benim bakış açımı değiştirir. Erkeklik de neymiş, delikanlılık da neymiş ben hepsini tattım. Öz ve Sade Güzelliktir ki, Tek ve Değişmez Bir Namedir ki. AŞIKLAR ÖLMEZ… Sonsuz bir rüya için sonsuz bir uykuya dalarlar sadece…

 
23.04.2000
__________________________
E

Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
İçimde ümitti dost bildiklerim
Ne zaman yıkılip yere düştüysem
Bırakıp da gitti dost bildiklerim
Hepsi varken baharımda, yazımda:
Kışın bir burukluk kaldı ağzımda
Seneler senesi oysa gözümde
Cihana eşitti dost bildiklerim
Nerde o sözlere kandığım günler?
Her gülen yüzü dost sandığım günler
Acıdan kahrolup yandığım günler
Ta canıma yetti dost bildiklerim
Meydana çıkalı asıl çehreler
Aydınlanmaz oldu artık geceler
Yalanlar tükendi, indi maskeler
Birer birer bitti dost bildiklerim
Kokrar oldum bana "dostum" diyenden
Yoksa yok olandan, varsa yiyenden
Ne onlardan eser kaldı ne benden
Beni benden etti dost bildiklerim.

 

Anonim

Bir Aşk Yarası

Ben Seni Hep Ayrılıkla Anmışım,
Titreyen Ellerimle
Günlerin Buğusuna Adını
Hep Adını Yazmışım…
Bir Aşk Gelmiş, Bir Yara
Bir Yara… Bir Yara Daha
Eski Bir Aşk
Yeni Bir Ayrılıktır Her Zaman.
Bunu Kuşlar Sorar
Yıldızlar da Anlatır.
Kimse Bilmez Be Canım
Bir Yara Bir Ömrü
Hergün Nasıl Kanatır?
 
 
____________________________________________
E.
 

Artık Yok

Senin Etrafında Elde Edebildiğim Bir Şey Yok Beladan Başka
Bir Amacım Yok, Aşkının Yollarında Kendimi Kaybetmekten Başka
 
Üzüntü Topluluğunun Ney’iyim, Ne Bulursan Rüzgara Ver
Ateşle Yanmış Kuru Cismimde Havadan Başka
 
Hicran Günü Yüzüme Bir Perde Çek Ey Göz Yaşı
Ki Gözüm Kimseyi Görmesin Ay Yüzlü Güzelden Başka
 
Yetti Artık Kimsesizliğim, Çevremde Kim Varsa Al
Dönen Hiç Bir Şey Yok Bela Girdabından Başka
 
Ne Yanar Kimse Bana Gönül Ateşinden Özge
Ne Açar Kimse Kapımı Sabah Rüzgarından Başka
 
Ey Dalga! Bu Sel Gözümün Yaşının Kabarcığıdır, Bozma
Saülam Hiçbir Şey Bırakmadı Bu Binadan Başka
 
Aşk Alemi İçinde Âh Edip Sızlanma Ey (Erkam)!
Ne Kâr Bulabilirsin ki Kendinde Bu Sedadan Başka

Şarab

Ne bir şuh sâki isterim ne meyde şifâ ararım
Ben bu sahra-i fenâda hayme-i Leylâ ararım
 
Mübtelayım derd-i aşka deli diyor zühhat bana
Kulak asmam zâhitlere ne derse riya ararım.
 
Girye-i âşikan ile nemnâk olan hâk-i siyeh
Dalları tûba olacak bir neşh-u nemâ ararım
 
Sende vefâ yok bilirim fakirde ümit bu işte
Bunca tegafül içinde bir küçük  imâ ararım
 
Bu zamânı siyasette herzegû oldu tût-i yân
Mazlumlara sâye salan anka vü hüma ararım.
Kişi sevdiğiyle olmak ister!.
Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.
Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..
“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.
Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…
Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.
Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.
“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…
Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.
Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…
Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..
Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.
Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an
üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!…
Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana;
ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.
Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!
Beğenen sahip olmak ister…
Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.
Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.
Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.
Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..
Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..
Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,
mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;
sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;
yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…
Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…
Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!
Seven, karşılıksız sever!…
Beğenen karşılığını ister!.
Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;
maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.
Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.
Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…
Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..
Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.
Sevmek; farkında olmaksa yaşadığının
Sevmek; bakmak değil görmekse eğer
Aklın başından gitmesi değil,
Duymak ve bilmekse eşit olarak;
Yemeden, içmeden kesilmeden
Çoğalmaksa sevmek eksilmeden,
Çağına tanıklık ederek
Ve kahrolmamaksa arabeske inat.
İçin içine sığmamaksa
Bir coşku, bir şenlik, bir erdemse sevmek;
İnsanları, çocukları, kuşları unutmadan
Verem olmamaksa sevmek senin aşkından
Daha sağlam basıyorsam toprağıma,
Unutmak, şaşkınlık, azap değilse;
Bilinç, öğreti ve sevinçse,
Paylaşılan bir ekmek gibiyse sevgi;
SENİ SEVİYORUM !