1. Arkamdan konuşmayacağından eminsem, konuşacaklarımın hepsini yüzüne konuşurum ve arkandan konuşacağım bir şey kalmaz.
2. Arkamdan konuşacağından eminsem, konuşacaklarımın hepsini yüzüne konuşamam ve arkandan konuşacağım bir şeyler kalır.
3. Arkandan konuşmayacağımdan eminsen, konuşacaklarının hepsini yüzüme konuşursun ve arkamdan konuşacağın bir şey kalmaz.
4. Arkandan konuşacağımdan eminsen, konuşacaklarının hepsini yüzüme konuşamazsın ve arkamdan konuşacağın bir şeyler kalır.
5. Seni arkandan konuşmayacağıma emin etmemişsem, yüzüme sadece yüzüme söylemeyi doğru bulduklarını söylersin, yüzüme doğruyu söyleyemezsin.
6. Beni arkamdan konuşmayacağına emin etmemişsen, yüzüne sadece yüzüne söylemeyi doğru bulduklarımı söylerim, yüzüne doğruyu söyleyemem.
7. Benim senin arkandan konuşmayacağıma emin değilsen, yüzüme söylediklerin aslında arkandan konuşmamı önlemek için seçerek söylediklerindir; asıl söyleyeceklerin değildir.
8. Senin benim arkamdan konuşmayacağına emin değilsem, yüzüne söylediklerim aslında arkamdan konuşmanı önlemek için seçerek söylediklerimdir; asıl söyleyeceklerim değildir.
9. Birbirimizi birbirimizin arkasından konuşmayacağımıza emin edemediğimiz sürece, yüz yüze konuştuklarımızın hepsi arkadan konuşacaklarımızdan ayıkladıklarımızdır. Söylediklerimiz asla asıl söyleyeceklerimiz olmaz.
10. Yüz yüze konuşurken asıl konuşacaklarımızı arkaya saklıyorsak ve her ikimiz de asıl konuşacaklarımızı arkaya sakladığımızdan eminsek, aslında yüz yüze konuşuyor değiliz demektir. Sözlerimizin hepsi "sözde" sözdür.
11. Asıl konuşacaklarımız için birbirimize arkamızı dönmeyi bekliyorsak, yüz yüze konuşmalarımızın hepsi yalandır. Yüz yüze bakışlarımız iki yüzlülüktür.
12. Sözün özü: Gıybet kaçağı olan her türlü iletişim delik balona üflemeye benzer. Boş yere nefes tüketiriz. Sonunda arkamızdan konuşulmayacağından emin olmadığımız her türlü yüz yüze konuşma, şişirir şişirmez bir iğne dokunuşuyla patlatılacak balona üflemeye benzer. Nefes tüketmeye değmez!
Tag Archive: Senai DEMİRCİ
Benimkisi bir tür hastalık sayılabilir. Psikolog dostlarımın hemen müdahale etmek isteyecekleri bir maraz… Obsesyon (muydu?)
Kelimeleri küstürmekten korkuyorum ben. Dudağımın sıcağını hak ettiği halde hiç dudağıma değdirmediğim sesler için üzülüyorum. Bir dolmakalemin mürekkebine tutunup aşk kokulu bir sayfanın kucağına sessizce kuruluvermeyi umarken, akla gelmeyen, kalbe düşmeyen cümlelere acıyorum. Bir şiirin berceste mısrası olmaya adayken, şairinin uykusuyla boşluğa terk edilmiş, nisyan uçurumlarına itilmiş bir ifadenin hıçkıra hıçkıra ağladığını hayal ediyorum.
Bir lügatin soğuk sayfalarında unutulmuş, sıcacık odalardan kovulmuş, hayattan sürgün edilmiş kelimeler vardır meselâ: “Mühür gözlüm!” Haksızlığa uğramışları da vardır belki; en çok o hak ettiği halde dillere düşmeyi, eşanlamlı olduğunu iddia eden yoz bir sözcük işgal etmiştir ağızları. Bir olasılık daha var, öyle mi? Katledilmişler de vardır meselâ; karnı deşilmişler, ruhu çalınmışlar, uzatması yahut şapkası düşürülüp kötürüm kalmışlar. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, “kırkikindi”ler dokunmuyor artık yeryüzüne. Sokağa atılmışları da vardır; kesin. Dim dik dururken omurgası kırılmışlar, boynu bükülmüşler, yüzü kızartılmışlar. “Hassas mevzu bunlar!” Muhteşem bir bilgelik taşıdığı halde, yaşlı diye gözden düşmüşler, eski diye bir kenara bırakılmışlar da var aralarında. İhanete uğramış olanları da var, nihai tahlilde. Nahoş anlamlar için tüketilenler, kötü bir politikacının ağzında kirletilip de bir daha kendini aklayamayanları da çok gördüm “netekim”. Yoldan çıkarılmışları da vardır herhalde, namusuyla otururken cümlelerin ortasında, sokak ağzına itilmiş olmalılar.
O dertli lügat hangi çığlıklara sus işareti çekiyordur acaba? Nasıl da üşütmemek için sıkı sıkıya kapatıyordur sayfalarını! Şöyle bir nazar ediyorum da, içim parçalanıyor: Merdiven altlarına atılmış kırık dökük heceler. Tavan arasında unutulup kulaklara varmaz olmuş deyimler. Kulağa küpe olası güzellikte inciler iken, argo çöplüğüne atılmış sözler. Hep yanlış yerlere konulup baş aşağı sürüklenmiş kelimeler. Bir zamanlar aşkın sultanlarınca baş tacı edilmişken, şimdi dudak bükülen asil satırlar…
Eyvallah, eyvallah da… Yüreğimi en fazla burkanı söylemem gerek: Anlamı çok güzel ve derin olduğu halde, laf olsun diye geçiştirilen cümleler, nabza şerbet harcanan ifadeler. Yalakalığın ayakları altına paspas edilmiş hitaplar: “Saygımız sonsuz.” Hep dillerde sımsıcak dolaştığı halde bir türlü kalbe dokundurulmayan ifadeler: “Dükkân senin!” Asil bir hayranlığı seslendirmek için eğitildiği halde, orta yere tahkir diye sürülenler: “Acayip!” Sevdayı taşırmak için, aşkı taşımak için çırpındıkları halde, vardığı kulağın zarına çarpıp tuz buz olan içtenliksiz sözcükler. Haksızlığa uğruyorlar. Yıllarca güvey olmak üzere hazırlandıkları düğünden yüz geri ediliyorlar. Sevdikleri ellerinden alınıyor. Sokulgan çağrışımları insafsızca budanıyor. Şefkatle uzanan ses parmakları doğranıyor. Ömür boyu biriktirdikleri sermayeleri yağmalanıyor. “Ah!”
Dedim ya; benimkisi bir hastalık belki. Zannımca çaresi yok. Ki ben bu çaresizliği çarem bilirim. Bakın, buraya kadar geldim işte. Yukarıdan aşağıya tekrar okuyacağım yazdıklarımı. Hakkını verebilseydim bu yazının, pencere önünde bekleseydim kimi nazlı kelimelerin, onları da katardım bu denemeye… Yüzlerini yerden kaldırır, yeni vakitlerin başrolünü bahşederdim onlara.
Kim bilir hiç hak etmediği halde hangi kelimeyi tekrarladım. Klişe ifadelerin içine sokuşturup utandırdığım da olmuştur kelimeleri. Tembel zihnimin bir türlü evine kabul etmediği kalbi olan kelimeler yerine kalp kelimelere yüz verdiğim de vakidir. Tanışmış olsaydım şimdiye kadar, nazlarını çekseydim azıcık, şimdi benimle birlikte olurlardı, büyük ihtimal.
Bir gün ama bir gün hesap sormak için yakama yapışacaklar; bu muhakkak. En iyisi, zarif bir denemecinin öğrettiğince küstürdüğüm kelimelerin yerine üç nokta bırakmak. Evime kabul etmedim; bari kapıyı açık bırakayım.

