Söz denizinin kıyılarında dolaşıyoruz her birimiz. Onun medcezirlerinden yüreğimize enginlikler devşiriyoruz her daim. Bir düşünün, söz olmasaydı, ne kadar uzak kalırdık birbirimize. Öylesine ıssız kalırdı ki sözün değmediği yer; boş yere nabzımızı doldurmaya çalışırdı yüreğimiz. Öylesine soğuk olurdu ki sözün sıcağının dokunmadığı yer; buzlar adını kaybeder, üşümek kendine sığınacak yer bulamaz, paltosuz kalırdı.
Sessizce olup bitmiş olay. Öylesine sessizce olup bitmiş ki yıllar sonra fark edilmiş suskunluğu. Bunca yıl köşesine büzülüp kaldığı halde bağırıp çağırmaya, sesini yükseltmeye tenezzül etmiyormuş yine de. Öylesine vakurmuş işte.. Gazeteler, radyolar, televizyonlar seslendirmese yine sesi çıkmayacakmış. Haberlere göre, İngiltere’de, 3 Mart 1950 tarihinde postaya verilen bir mektup tam 56 yıl sonra adresine ulaşmış. Gwen isimli bir kadın George adlı bir erkeğe el yazısıyla şunları yazmış: “George, önümüzdeki hafta Monty’de buluşalım. Saat 2 senin için uygun mu? Sevgiler…” Mektup 90 kilometre ötedeki Cambridge kentinden postalanmış, ancak zarf üzerinde yazılı Trinity College adresine ancak geçtiğimiz günlerde, yani tam 56 yıl sonra ulaşmış…
Bir sevgi sözünün 56 yıldır boşlukta salınıp sahipsiz kalması, başını duvardan duvara vurarak dolaşması ne kadar acı değil mi? Kim bilir, ne söyleyeni kaldı ne de söyleneni. Yürekten yükselen bir sevgi sözünü görmeyen, duymayan, fark etmeyen ne kadar uzağa savurmaktadır yüreğini, ne derin ve dipsiz kuyulara atmaktadır kendini. Adresini şaşırmış mektuplar gibi sahipsiz ve muhatapsız mı bırakıyorsunuz sevgileri? Kıymetini bilin size söylenenlerin. Kıyılarında kimsenin olmadığı denizler gibi kendi kendine çırpınıp duruyor mu size yönelmiş sevgi sözleri? Kimsesiz mi bıraktınız sözleri? Kıyılarından çekildiniz mi aşkın?
Bir gün sussa bütün yayın organları… Gazeteler ilk sayfalarını boş bırakıp tek satırlık bir cümleyle bize merhaba deseler: “Bugün haber yok!” Köşe yazarları “ne olacak bu memleketin hali!” diye yazmaktan vazgeçip “meğer ne olmuş bu memleket!” diye şaşkın ve övgü dolu yorumlar yazsalar. “Kolay mı” dese çok ünlü bir enkırmen, “dağda bayırda, evde şehirde, yolda izde, üzüntüde sevinçte, ağlarken ve gülerken bu kadar kalbi bu kadar eşsiz bir ritimde tutmak…” “Üzgünüz, çok üzgünüz!” dese televizyonlar seyircilere, “bugüne kadar nabzınızı duyamadık, duyuramadık!” diye. En bildiğimiz show programları kalp atış sesleri ile başlasa ve öyle sürse… Heyecanlı bir klibi izler gibi ekranda kalp ritimlerinin çizgileri akarken, bir annenin, bir bebeğin birbiri için çarpan kalp seslerinin bir hızlanıp bir yavaşlamasını çok özlediğimiz bir şarkı gibi dinlesek… Her defasında para, araba, ev, çamaşır makinesi vs. verecekmiş gibi bizi oyalayan yarışma sunucuları bir kalbin “lab….dab… lab… dab….” sesleri arasında, “çoktan kazanmışsınız siz!” deyip, ellerindeki hediyelerin kıymetsizliğinden utanıp mahçup bir edayla kaybolsa ekrandan… Canlı yayın araçları bir yoğun bakım hastasının monitörlerine kilitlese kameralarını, meydanlarda dev ekranlarda bir kalbin çırpınışı saniye saniye yayınlansa ve yüksek desibelli hoparlörlerde sessizce alınıp verilen nefesler yankılansa…
İrlandalı ünlü müzisyen Bono, bir günlüğüne The Independent gazetesinin genel yayın yönetmeni olmuş. O gün gazetenin ilk sayfası tamamen boş bırakılmış, kırmızı bir fonda sadece tek cümle yazılmış: “NO NEWS TODAY!” Yani, “BUGÜN HABER YOK!”
Bono, hayatın özünden çok uzakta, gerçeğin derinliğinden yoksun, önceliği olmayan, çözümü de olmayan, çözümü olmasa da olabilen gündemlerden okuyucuyu uzaklaştırıp Afrika’da hiç yoktan ölenlere dikkat çekmek için kullanmış bir günlük genel yayın yönetmenliği fırsatını. Bana fırsat verilirse, sadece bir nefesin sessizliğine ve pürüzsüzlüğüne ve de tek bir kalp atışının kılcal damarlarda kopardığı hayat türbülansına ayırmayı düşünüyorum bir günlük genel yayın yönetmenliğimi.
Haberler sahibine ulaşamayan bir mektuptan söz ederken, bize yazılmış en güzel ve en diriltici mektubu, kan sıcağında ve can tazeliğinde hissettiğimiz diriltici aşk sözünü, yani hayatı ıskalıyor.

yazıdan SENAİ DEMİRCİ hocaya,yazıyı yayınlamandan ötürü de sana teşekkür ederim. birinci paragraftaki "Birbirimizi sözlerimizin ucunda inşa eder yahut yıkarız." sözü aslında özetliyor tüm hadiseyi. Güzel bir yazı.
Allah\’a emanet ol. K.i.b.
BeğenBeğen